Sözlü Tarih: 90'ların Heat-Knicks Rekabeti

 



Aynaya çok uzun süre bakarsan, gördüğün şeyden nefret etmeye başlayabilirsin. 1990'ların sonundaki New York Knicks ve Miami Heat; Georgetown çıkışlı elit pivotları, Van Gundy kardeşleri ve Pat Riley'nin öğretilerine dayanan felsefeleri ile birbirlerinin üzerine tükürüyorlardı. İki takım da benzer şekilde yetenekli ve inatçıydı; Knicks ve Heat karşı karşıya geldiğinde iki takım da birbirini düşük skorda tutuyor ve fiziksel olarak eziyordu. Ve bu iki takım, birbirleriyle çok fazla karşı karşıya geldiler: 4 sezon arka arkaya, her baharda playofflar'da bir aradaydılar.

Acımasız ve şenlikli bir süreçti. Oyuncular boşta kalan bir top için kalabalığın arasına atladılar, birbirlerini hırpaladılar ve birbirlerine kin güttüler. Akıl oyunları, vücutlara alınan darbeler, yere düşmeler, şanslı isabetler ve Roundball Rock vardı. Riley'nin geçmişi (94 Finalleri'ne çıkardığı Knicks), o günü ve geleceği (New York'tan Yunanistan'a yapılan bir gezi, fakslanmış bir istifa, gizlice iş çevirme ve Imagination adlı bir yolcu gemisini de içeren çalkantılı bir ayrılıktan sonra 95'te devraldığı Heat) vardı. Rekabetin kalbinde, ancak karşılıklı olarak yok edilmeye çalışılanlardan kaynaklanabilecek türden acı ve esirgenen bir saygı vardı. Bu dört playoff buluşmasının üçünü, 1999'da Finaller'e uzanan yolda Heat'i ilk turda eleyen Knicks kazanacaktı. Ama Mayıs 1997'de Heat'e kaybettikleri seri, tam olarak onları ellerinden kaçırmış gibi hissettirecekti.

Bundan 24 yıl önce, playofflar'ın ikinci turunda, çoktan kopmuş durumdaki 5. maçın son dakikalarında Knicks'e çalınan bir faul, garip bir kavgaya yol açtı ve cezalara, mahkemede geçen bir güne ve Miami'nin 3-1 geriden gelip seriyi kazanmasına sebep oldu. Bazı maçların kaderi topun sekiş şekliyle belli oldu, bazı pozisyonları tek bir perde belirledi. Bu seri ve sonraki seri ise bir serbest atış ile şekillendi. 



1.


1.         1. Bölüm: "Baş Köpekbalığı Oydu" 

Şimdi çok eski bir anı gibi ama, 20 yıl önce Knicks, gerçekten iyi bir takımdı: Normal sezonda 50 civarı maç kazanıyorlardı ve mayıs ortasında hâlâ basketbol oynuyor olurlardı. 1992’den 1997’ye dek, yalnızca bir kez 50 galibiyetin altına indiler, o da Riley ayrıldıktan sonra. Yorucu ve fiziksel ağırlıklı geçen playoff savaşları, Madison Square Garden’da baharı gösteren mevsimsel bir belirtiydi.

(Not: Tüm ünvanlar, 1997 playoffları’ndaki gibi yazılmıştır.)

 

Mike Francesa (WFAN radyo spikeri): Mayıs ayında her haftasonu, Garden’da maç var gibiydi. Annem hayattayken sekiz yıl falan Anneler Günü’nde yanında olamamışımdır. “Yine mi Knicks’in playoff maçı var?”

J. A. Adande (Washington Post, NBA muhabiri): Riley’nin Knicks’in başında yaptığı şey, kadrosu çok güçlü olmayan o takımı 1994 Finalleri’ne götürmek, koçluk kariyerindeki en büyük başarısı olabilir.

Francesa: Bu şehir Knicks’indi. Onlara aitti. En önemli konu başlığı onlardı.

 

Riley yönetimindeki Knicks, 1993’te Konferans Finalleri’nde Chicago’ya altı maçta; 1994 NBA Finalleri’nde ise Houston’a yedi maçta kaybetti. Ancak 1995 yazında Riley istifasını faksla yolladı ve Yunanistan’a tatile gitti. Bu hamle, Miami’ye karşı ayartma suçlamaları ve Heat’in Knicks’e 1996 draftı 1. Tur hakkı ile bir milyon dolar verdiği bir anlaşmaya zemin hazırlayacaktı.


 




Ira Winderman (Sun Sentinel, Heat muhabiri): Pat Riley, Madison Square Garden yöneticilerinin toplantılarıyla uğraşmadığı ve istediğini elde edebileceği açık çek ortamını istiyordu. Aradığı partneri Micky Arison’da buldu.

Dave Checketts (Madison Square Garden başkanı) [Riley’nin istifa ettiği gün çıktığı basın toplantısından]: Takım sahipliği istiyordu. Özerlik istiyordu. Ona veremeyeceğimiz şeyler istiyordu.

Pat Riley (Heat koçu ve başkanı) [1995’te The New York Times’a verdiği açıklamadan]: Kullanılmaktan, manipüle edilmekten, söz vermekten, yok sayılmaktan, tehdit edilmekten ve sözlerin yerine getirilmemesinden bıktım.

Russ Granik (NBA başkan yardımcısı): Miami, Knicks’le sözleşmesi sürerken Riley’yi kafalamaya çalışmıştı. Daha önce böyle bir şey görmemiştim.

Winderman: Micky Arison bu konuda bir milyon dolar ceza ödemeye hazırdı, Knicks’e bir ilk tur draft hakkı vermeye hazırdı; yani belli ki ortada büyük bir şeyler vardı, çünkü Pat Riley tüm bu mevzulara sıradan bir şey için bulaşmazdı. 

Tony Fiorentino (Heat asistan koçu): Arison ve Riley, profesyonel sporlar tarihindeki en harika ikililerden biriydi.

 

Riley bir süreliğine New York’taki bir numaralı halkın düşmanıydı. (1995’in aralık ayında, Riley’nin MSG’ye ilk dönüşünden önce New York Times “Yuhalayın Şu Şerefsizi” şeklinde bir manşet atmıştı; bir taraftar "BENEDICT RILEY" bir pankart tutuyordu) Knicks, Riley olmadan geçirdiği ilk sezonda zorlandı; oyuncularla taraftarları takımdan uzaklaştıran ve kısa süren bir Don Nelson dönemi boyunca bocaladı. (Taraftarın favorisi konumundaki John Starks’ı kenarda tutması hiç iyi olmadı.) 1995-96 sezonunun bitmesine 23 maç kala Nelson kovuldu ve uzun süre Riley’nin yardımcılığını yapan Jeff Van Gundy koçluğa getirildi. Knicks playofflar’a kaldı ama yaz aylarında bazı değişiklikler yapma umuduyla girdi. Bu arada Riley, 1988’de lige katılmasından bu yana genelde vasat bir takım konumunda olan Miami’de iz bırakmak için yanıp tutuşuyordu. Daha yeni ayrıldığı takıma çok benzeyen bir ekip kurmaya başladı.

 

Fiorentino: Daha yeni kurulmuş bir kulüptük. Ne uzuyor, ne kısalıyorduk. Riley kulübe katılır katılmaz bir meşruiyet kazandırdı. 

Winderman: İlk sezonda gerçekten çok kötü, hiç Riley tarzı olmayan oyuncular vardı.

Fiorentino: İşi eylül ayında aldı. Kasım ayında Alonzo Mourning’i kadroya kattık. Bundan birkaç ay sonra da, şubat ayında, Tim Hardaway’i alabilmek için büyük bir takas yaptı.

Winderman: Showtime Lakers’tan çok uzak bir takımdı ve daha mücadeleci, New York Knicks tarzıydı.  Alonzo Mourning ve P.J. Brown tipinde oyuncuları aldığına bakarsak, benimsediği tarzın bu olduğu açıktı.

Mike Wise (The New York Times, Knicks muhabiri): Riley’nin Knicks’i, pusuya yatmış dövmek için sizi bekleyen bir grup holigandı.

Winderman: Sanırım daha iyi bir yol bulamadığı için, New York’u Güney Florida’ya getirmeye çalışıyordu.

Walter McCarty (New York Knicks'in çaylak forveti): Kentucky Üniversitesi’ndeki koçumuz Rick Pitino, maçta eğer hücum ribaundu alamazsam, blok yapamazsam ya da zorlanırsam hep şöyle derdi: "Eğer bir gün New York Knicks’e karşı oynayıp Charles Oakley ile falan karşılaşacaksan, birine vurman senin için iyi olur." 

Francesa: Riley, Schenectady’den çıkmış, gerçekten sert bir adam. Showtime tarzı bir adam değil. Tekila sunrise, Kurt Russell, Mel Gibson; o kafalarda. Los Angeles’ta Gordon Gekko imajını Kareem ve Magic ile ortaklaşa kurdu; sıradan bir oyuncudan, Armani takım elbiseleriyle seks sembolü bir adama dönüştü.

Wise: Michael Douglas ile nasıl yakınlaştığına dair hikaye bana mantıklı gelmişti, çünkü herkes ona Gordon Gekko diyordu. Burayı bir köpekbalığı havuzuna dönüştürdü ve baş köpekbalığı da oydu.

Riley [Heat ile anlaştığını duyurduğu, gemideki basın toplantısından]: New York’taki birçok insan onları terk ettiğimi düşünüyor ama bu doğru değil. Bu sadece ilkelere bağlı kalmanın bir örneğiydi.

Francesa: Armani takımlarını ve Gordon Gekko saç stilini New York’a getirdi ancak her iki takıma da getirdiği şey, kısaca mavi yaka zihniyetiydi: Ribaund yoksa yüzük de yok; kan yoksa faul de yok; kimse bizim potamıza gelemez.

 

Heat lige girdiğinden beri 50 galibiyet barajını hiç aşamamıştı. Riley’nin ilk sezonunda 42 galibiyet aldılar, playoff gördüler ve ilk turda Chicago’ya elendiler. İkinci sezonda derece 61-21’di. Bu 61 galibiyetin 32’si deplasmanda geldi ve bir ara 14 galibiyetlik galibiyet serisi yakaladılar. Riley de Yılın Koçu seçildi.

 

Fiorentino: 6 maçlık bir Batı turu vardı ve Riley’ye şöyle bir soru geldi: “Bu maçlardan nasıl bir sonuç gelirse memnun kalırsınız? 5-1? 4-2?” Şöyle cevapladı: “Hepsini kazanmak istiyorum.” Ve gidip hepsini kazandık. Alonzo Mourning’in yanıma oturup şunu dediğini hatırlıyorum: “İşte onu bu yüzden seviyorum.”

 



 

2. Bölüm: “Chicago hep aklınızda olurdu”

1996 yazında Knicks genel menajeri Ernie Grunfeld aynı gün içerisinde üç kilit oyuncuyu kulüp bünyesine kattı. Grunfeld; Allan Houston, Larry Johnson ve Chris Childs’ın takımı gençleştireceğini ve Knicks’e ciddi bir şampiyonluk şansı verecek kadar Patrick Ewing’in etrafındaki kadroyu besleyeceğini düşünüyordu. The New York Times’tan Clifton Brown şöyle yazıyordu: “Knicks’in gelecek sezon Chicago Bulls’u tahtından indirecek kadar iyi olacağına dair bir garanti yok ancak şansları önemli ölçüde arttı.” Son altı sezonda dört şampiyonluk kazanmış olan Bulls ligin altın standardı, son patronu ve Kızıl Elma’sıydı.

 

Jeff Van Gundy (New York Knicks koçu): O dönemde oynuyor ve bir takım inşa ediyorsanız, Chicago hep aklınızda olurdu.  Indiana çok iyiydi, Miami harikaydı. Tek bir takıma odaklanmak mümkün değildi çünkü Doğu Konferansı çok zordu. 

Winderman: Eğer Michael Jordan’la oynayacaksınız, bitmişsiniz demektir.

Adande: İnsanların Knicks’in, Bulls’u devireceğinden gerçekten şüphe ettiğini sanmıyorum. Bu konuda pek fazla şüphe olduğunu sanmıyorum.

Francesa: 1993’te Knicks onları yenebileceğini düşündü. Sonra, malum, Charles Smith’in 42 kere falan blok yediği sembolik pozisyon yaşandı.

 



 

Wise: Ligdeki tüm oyuncular, geleceğin tüm o Hall of Fame üyesi oyuncuları çok iyi ikinci adamlara sahipti. Scottie olmadan Michael Jordan şampiyonluk kazanamazdı; Karl Malone ve John Stockton birlikteydi. “Neden Patrick Ewing’in yanına, şampiyonluk şanslarını arttıracak bir yetenek eklemiyorlar?” diye düşünüyordum.

Francesa: Checketts bana şöyle demişti: “En büyük hayal kırıklığım, Patrick’in yanına yeterince iyi bir destekçi getirememdi.” Hep denediler ve bu konuda çaba gösterdiler. 

Mike Breen (WFAN radyo spikeri): Takımın iskeleti duruyordu: Ewing, Charles Oakley ve Starks hâlâ buradaydı ve Chicago Bulls ile çetin mücadeleler yaşamışlardı. Şimdi birden takıma bazı genç oyuncular geliyordu.

Buck Williams (Knicks forveti): Ernie Grunfeld, Chicago’ya meydan okumaya hazırlanıyordu denebilir. Onları geçmemiz gerektiği ilk günden anlaşıldı ve Bulls ile rekabet edebilecek, yetenekli bir takım kurmaya çalıştı.

Van Gundy: 1996-97 sezonunda sağlıklıydık; kadromuz derindi, sert ve akıllıydık. Güzel bir araya getirilmiş bir takımdı. Gayet açık ki, yapılan kural değişiklikleriyle birlikte, bugün takımınızı o şekilde oluşturamazsınız.

Winderman: Teknik faul politikası eninde sonunda gelecekti; teknik faul için cezalar eninde sonunda gelecekti. David Stern ne istemediğini biliyordu ve istemediği de, Pat Riley’nin başlattığı şeydi.

McCarty: O günlerde teknik fauller farklıydı. Oakley ya da diğer oyunculardan herhangi biri, oyunda görebileceğiniz en sert faulleri yapardı. Yani bugünkü kurallarla atılır ve 5 maç ceza alırdınız.

Van Gundy: Ancak o zaman için, yetenek açısından bence Patrick’in etrafına kurduğumuz en iyi takım oydu.

Patrick Ewing (Knicks pivotu) [Heat’e karşı 1997 Doğu Yarı Finalleri 7. Maçını kaybettikten sonra basın mensuplarına söylediklerinden]: Takım arkadaşlarıma inanıyordum. Harika bir takımdık. Aramızdaki kimya çok iyiydi. Her şey mükemmeldi.

John Wallace (Knicks forveti): O sene Chicago ile iyi eşleştik. Gerçekten iyi iş çıkardık. Scottie Pippen harikaydı ama sürekli post savunması yapmayı sevmiyordu, biz de buradan avantaj sağlayabileceğimizi hissettik.

Wise: Allan Houston onlarda eksik olan türden bir neşe ve yetenek getirdi. Her zaman kaba, Derek Harper tarzı bir çirkeflikleri olurdu ancak şimdi kimsenin durduramayacağı, orta mesafeden şut sokacak yetenekli bir oyuncuya ihtiyaçları vardı. Houston bir çeşit Reggie Miller gibiydi – ama onu boşa çıkarmak için 20.000 tane perde yapmaya gerek yoktu. Üstüne üstlük, Larry Johnson’ın atletizminin azalmasına rağmen zihinsel dayanıklılığının artmasına sahiptiler. Oyunu daha iyi anlamaya başladı ve kimseden korkmuyordu – tam bir beceri ve dayanıklılık karışımıydı. Chris Childs harika, kavgacı bir CBA guardıydı.

Van Gundy: Yeni oyuncuların bazıları büyük etki yarattı ama birçok oyuncu zaten benim antrenörlüğümden beri oradaydı.  Harika oyunculara sahip olmanın avantajını hissettim, ama onlarla bir geçmişim de vardı aynı zamanda -- özellikle de ligde oynamamış, çirkin ve kısa adam olarak.

Wallace: Her şeyimiz vardı. Odaklanmıştık. Tek konuştuğumuz buydu.

Wise: Normal sezonun son gününde, Bulls'a karşı şapkadan tavşan çıkarttılar. Ve playofflar'a "Bulls ile aynı dereceye sahibiz!" düşüncesiyle girdiler. Ve şunu biliyorum ki, o yıl Bulls'un Jazz'a karşı kazandığı şampiyonluğu izleyen aklı başında hiç kimse benimle aynı fikirde olmayacak ve belki sadece o takımı görüp hatırlayanlar böyle hissedecek ama, o takım en parlak döneminde, bir Doğu Konferansı takımı tarafından yenilecekti. Buna ikna olmuştum. 





3. Bölüm: “Tüm Hamlelerini Bildiğin Kardeşinle Dövüşmek Gibiydi”

Knicks, 1996-97 sezonunu 57-25 ile bitirdi. Starks, Yılın 6. Adamı seçildi. Ewing ise maç başına 22.4 sayı, 10.7 ribaund ve  2.4 blok ortalamaları tutturdu ve All-NBA ikinci takımına seçildi. Playoff’a üçüncü sıradan giren Knicks, ilk turda Charlotte Hornets ile oynayacaktı.


Wallace: Glen Rice’ın koridorda ‘I Believe I Can Fly’ı söylediğini hatırlıyorum. Van Gundy de şöyle demişti: "O kanatları keserler ama." Bilirsiniz, klasik New York davranışı.

 




Knicks, Hornets’ı üç maçta süpürdü ve ilk turda Orlando’yu 3-2 ile geçen Miami ile eşleşti. Knicks-Heat, saha içi ve dışında drama ve entrikalarla dolu bir dizi gibiydi. Hikayenin ana başlıkları ise bağımlılık yapıcıydı: Organizasyona  eski bir erkek arkadaş gibi musallat olan Riley, uzun süre kanatları altında çalışan Jeff Van Gundy’ye karşıydı. Bu da yetmezmiş gibi, Van Gundy’nin kardeşi Stan, Heat’te asistan koçtu. Childs ve Brown, New Jersey’de takım arkadaşıydı. Ewing ve Mourning, ikisi de Georgetown’da oynamış ve sadece görünüşte arkadaş olan kişilerdi; Mourning ve Johnson ikilisi Hornets’ta beraber oynamıştı ve onlar da yakın değildi.  

 

Francesa: Serideki iki takım da Riley DNA’sına ve sertliğine sahipti -- her şeyi çılgın hâle getiren de buydu.

Wallace: Çok fiziksel bir eşleşmeydi; Jeff Van Gundy tam bir Pat Riley müridiydi.

McCarty: Jeff çok adil bir koçtu, işine bakardı. Onu gülerken gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Televizyonda yorum yaparken, koçluk döneminden daha fazla gülüyor.

Williams: Her sabah antrenmana, gün boyu basketbol izlemekten, gözlerinin altında halkalarla gelirdi. Eşi muhtemelen onu öldürmek istiyordu.

McCarty: Muhtemelen kanepede uyuyakalıyordu.

Wallace: Çırak, hocasıyla karşı karşıya geldiğinde çırak her zaman öğrendiklerinden memnuniyetini kanıtlamaya çalışır ama şimdi sizi yenebileceğini de göstermek zorunda.

Williams: Felsefelerin çatışması yoktu da benzer felsefeler çatışıyordu diyelim. Hemen hemen aynı hücumu uyguluyorduk.

Wallace: Öğretmen şunu söyleyecek: “Evet, sana bazı şeyler gösterdim; ama her şeyi göstermedim.”

Van Gundy: Aynı hikayenin yeni versiyonu işte: Usta ve çırak, iki kardeş karşı karşıya. Sanırım her iki taraf da bundan sıkılmıştı.

Wallace: Yönetim kademesinden koçlara, oradan oyunculara dek, her yönüyle bir savaştı bu. İki taraf da birbirini gerçekten hor görüyordu.

Breen: Dört yıl üst üste playofflar’da birbirleriyle oynadılar ve her bir pozisyonda birbirleriyle mücadele ediyorlardı. Bırakın 100’ü, 90 sayıyı bulmak bile zordu. İlk çeyrekten itibaren, 48 dakika boyunca inanılmaz bir mücadele yaşanıyordu sahada. İki takım arasında tam anlamıyla ikonik bir çekişme vardı.

Winderman: Knicks-Heat çekişmesi, Riley’nin Riley’ye karşı mücadele ettiği bir savaştı.

P.J. Brown (Heat forveti) [12 Nisan’da Knicks’le oynanan normal sezon maçının ardından basın mensuplarına söylediklerinden]: Onları ligdeki herhangi bir takımdan daha fazla sevmiyorum. Bu soyunma odasındaki herkes öyle hissediyor. Tüm o kibir – kendilerini tanrı falan zannediyorlar. Sanki şampiyon olmuş gibi davranıyorlar... Ama hiçbir şey kazanmadılar.

Francesa: Tim Hardaway’i iyi tanırdım. O, faul çizgisindeyken, ben de potanın altında oturuyor olurdum. Kafasını iki yana sallayarak, o anda atılan faul atışının girmeyeceğini ima ederdi. Bana doğru sırıtıyordu, çünkü buna bayılırdı.

Tim Hardaway (Heat guardı) [Hartford Courant gazetesine Knicks-Heat rekabeti hakkında konuşurken]: Edebileceğiniz en yüksek miktarda onlardan nefret ediyorum. Bundan daha fazla nefret edilebilir mi? Eğer mümkünse, onlardan daha da çok nefret ediyorum.

 

1997’deki serinin ilk dört maçında iki takım da 90 sayıyı aşamadı. (Wise, ilk maçı “hurdalıkta ezilen arabaların estetiğine sahip bir maç” olarak tanımlıyordu.) Miami’de oynanan ilk iki maçı aralarında paylaştılar. İkinci maç, diğer şeylerin yanı sıra, Starks’ın iki rakip oyuncuya çarpıp düştüğü, kafa kafaya geçen ama Heat’in 88-84’lük galibiyetiyle biten bir maç olmuştu. Daha sonra bu pozisyon Brown’a sorulduğunda şöyle demişti: “Bence buzdağının görünen kısmıydı bu. Bundan biraz daha fazlasını, belki daha kötüsünü göreceksiniz.”

Anneler Günü’nde oynanan üçüncü maç yakın geçmişti ve gergindi. Son saniyelerde Tim Hardaway’in skora eşitliği getirecek üçlüğünü bloklayan ve ardından da bir serbest atış sokup maçın 77-73 bitmesini sağlayan Ewing, günün kahramanıydı. Knicks’in 89-76’lık galibiyetiyle biten dördüncü maçın sonunda Oakley ve Mourning arasında işler öyle sertleşti ki, Riley bile şikayet etti: "Hiç kimse, rakibi tarafından alt edilmek istemez." Maça gelen tepkiler, olan-bitenin çirkinliğinin altını çiziyordu. 

 

Mike Lupica (köşe yazarı, New York Daily News) [dördüncümaçın ardından]: Knicks, Garden’da Heat’i yalnızca yenmedi. Pat Riley’nin ekibini bir New York City taksisinin arkasına bağladılar ve onu şehirde bir süre sürüklediler. 

Michael Wilbon (köşe yazarı, The Washington Post) [dördüncümaçın ardından]: Hiç bu kadar kopuk, estetik açıdan güdük, bu kadar çirkin bir playoff serisi oynandı mı? Knicks-Miami rekabetinin kalıcı imajının ne olacağını biliyor musunuz? Top saha dışına çıkarken iki adam birbiriyle güreşiyor ve faul yok.

Winderman: Güreş maçı gibiydi. Serinin ilk dört maçı Amerikan Güreşi kıvamındaydı.

Breen: O süre zarfında anlattığım maçlar sayesinde boks anlatımı konusunda epey bir deneyim kazanmıştım. Bir sürü kavga olurdu... Basketbol maçı mı anlatıyorsun, yoksa boks maçı mı, anlamazdın.

Winderman: Onlar iri-yarı oyunculardı; tersini düşünmek zor. Öyle de olmaları gerekiyordu. Bunu herkes biliyordu. Bunun arkasında lig yönetiminin olduğunu düşünüyordunuz --sanırım Rod Thorn vardı o zaman, yanılıyor olabilirim-- ama işe New York'la başladıklarından neredeyse emindiniz, sanki para cezalarını yazmak için kağıt-kalem hazırmış gibi. 

Granik: Taraftarlar adına kesinlikle ilgi çekiciydi ama biraz fazla ileri gidilmişti.

 

 


 


 4. Bölüm: "Kazanmak İçin Her Şeyi Yapardı"


3-1 geriye düşmelerine rağmen Heat sezonu bitirmeye hazır değildi ve Miami'de oynanan beşinci maçın ikinci yarısında New York'a karşı üstünlük sağladı. Bitime 2 dakika kala Brown, çemberden seken topu tamamladı ve Heat'i 12 sayı öne geçirdi. Sonraki pozisyonda Oakley, çok sert bir perde yaparak Hardaway'i yere düşürdü. Oakley ve Mourning bir süre hararetli biçimde atıştı. Childs ve Brown da aynı şekilde. Oakley, düdük sonrası Mourning'e temas sebebiyle iki teknik faul aldı ve oyundan atıldı. Bitime 1:53 kala Heat 88-74 öndeyken Charlie Ward, Hardaway'e bir faul yaptı.


Adande: Maç bitmişti, herhangi bir amaç kalmamıştı. Kimin kazandığı belliydi ve ben de laptopumda, maç yazısı için son düzeltmeleri yapıyordum. 

Scott Brooks (Knicks guardı): Sahada olmamın tek sebebi, maçın kopmasıydı. 

McCarty: Maçı onlar kazanmıştı, bizim as oyuncularımız kenara gelmişti. Ben sahadaydım. 

Breen: Charles Oakley atıldı ve her şey değişti. Olay birden Hadi buradan kaçalım'a dönüştü. Aniden kıyamet kopuverdi.


Hardaway serbest atış çizgisindeyken Brown da Wallace ve Ward'un arasında bekliyordu. Brown, kaçan ikinci atış için sıçramaya hazırlanıyordu. Heisman Ödülü'nü kazanmış eski bir Amerikan Futbolcusu olan Charlie Ward omzunu indirip alttan ittirerek Brown'ı havaya kaldırdı.




 


Fiorentino: Bence Charlie Ward yalnızca box-out etmeye çalışıyordu ama biraz fazla heyecanlandı ve P.J. Brown'ın bacakları arasına girdi.

McCarty: P.J. onu alıp yere çaldı.

Adande: Laptopumun üstünden Charlie Ward'un bacaklarının havaya dikildiğini gördüğümü hatırlıyorum. P.J. Brown onu şaşırttı aslında. Amerikan Güreşi hamlesi gibiydi. 

Fiorentino: P.J., 2.13 boyunda, Charlie Ward ise 1.88.

Winderman: Pat Riley acaba soyunma odasında "Bulduğunuz ilk fırsatta bu orospu çocuklarıyla kavga edeceksiniz" demiş midir? Hayır.

Wallace: P.J.'i tuttuğumu hatırlıyorum, Charlie onu düşürmeye çalışıyordu. Sonra biz P.J.'i yere indirdik. 

Winderman: Pat Riley, "O küçük orospu çocuğu futbolcu seni alt ederse, onun kolunu koparmanı ve helikopter gibi döndürmeni istiyorum" demiş midir? Hayır. 

Wallace: P.J.'in tepesindeyim, ona zarar vermeye çalışıyoruz -- ne derseniz artık. Sonra Pat Riley beni çekmeye çalışıyor. Çılgınca bir deneyimdi.

Brooks: Ne olacağını bilmiyorsunuz. Belki de yumruklar havada uçuşacak.

Winderman: Pat Riley asla dövüşmeleri gerektiğini söylemedi. Pat Riley'nin bunu söylemesi de gerekmiyordu. Ama eğer Pat Riley "Sizin olanı koruyun" derse, aynı şeyi farklı şekilde dile getirmiş olur. 

Riley [Yedinci maçtan önce Chicago Tribune'e söylediklerinden]: Sinirlenmelerini istiyordum; ve birilerine sinirlendikleri sürece bana sinirlenmeleri umurumda değildi.

Winderman: Aynı zamanda Pat Riley'ye de yakın olan bir arkadaşım, P.J.'de Pat Riley'nin konuşmalarının ve yarattığı ortamın etkisini gördüğünü söylemişti. Gereken tek şey o parlama noktasıydı ve ardından P.J. o ânın savaşçısı olacaktı -- zamanını bekliyordu.

Brown [1997 playoffları'ndan önce Sports Illustrated'e söylediklerinden]: Pat Riley için oynamak tam benlik bir şey. Onun takımında öncelik savunmadır, hücum ikinci sırada gelir.


1996-97 sezonuna girerken Brown, New Jersey Nets'ten ayrılmış ve Heat ile 7 yıl-36 milyon dolarlık bir anlaşma imzalamıştı. Sports Illustrated'in Nisan 1997 sayısında çıkan bir yazıda, onun için şöyle deniyordu: "Saha dışında ligin en yumuşak huylu oyuncularından birisi. Ama parkede asla geri adım atmaz." O sezon, Orlando Magic'le oynadıkları playofflar'ın ilk turunda "topluma üstün hizmet ve bağlılık" nedeniyle J. Walter Kennedy Vatandaşlık Ödülü'ne layık görüldü. O sezon aynı zamanda All-NBA Savunma ikinci takımına seçildi. Knicks serisinde oynayacakları beşinci maçın öncesindeki TNT yayınında Verne Lundquist şöyle demişti: "P.J. Brown, kendisiyle bu yılın başlarında aldığı ödülü ayırt etmiyor." 


Breen: Bu serideki tüm oyuncular, fiziksel açıdan zorlu oyuncular arasında Charlie Ward ve P.J. Brown, hem fiziksel hem de mental açıdan, çok daha sert oyunculardı. Ama aynı zamanda en kibar iki kişiydiler de -- yani tam birer beyefendiydiler.

Fiorentino: P.J. Brown'ın o serideki en iyi oyuncumuz olduğunu hissettik. Mourning, Hardaway, Voshon Lenard, Jamal Mashburn ve Dan Majerle gibi oyuncuların arasında en iyi performansı sergileyen oydu. 

McCarty: Ward takımı bir arada tutan kişiydi. 





Fiorentino: Brown çok iyi bir savunmacıydı, iyi ribaund alırdı ve şutu da iyiydi.

Van Gundy: Ward aynı zamanda en sessiz oyuncuydu. Otobüste arkamda otururdu, New York'ta belki birlikte 10 yıl geçirdik ama toplamda 100 kelime anca etmiştir. Charlie dindar bir Hristiyandı ve maç esnasında kazanmak için taşaklarını kesmeye çalışır, sonra da senin için dua ederdi.  

Fiorentino: P.J. Brown'ı tanıyan herkes, onun ne kadar düzgün bir mizaca sahip olduğunu, ne kadar iyi bir insan olduğunu bilir.

Van Gundy: İnsanlar, hayatları boyunca Charlie Ward gibi bir sporcuyu bir daha asla göremeyeceğimizin farkında değiller. Heisman Ödülü'nü kazanmış, NBA'de ilk turda draft edilmiş, orada 11 yıllık kariyer yapmış, ve üçüncü bir sporda, beyzbolda da draft ediliyor. Böyle bir kombinasyonu bir daha asla göremezsiniz. 

Brown [Beşinci maçtan sonra muhabirlere]: Açıkça dizlerime hücum etti. Görüntülere bakın. Florida State'te falan futbol oynar gibi aşağıdan geldi. Futbol oynamak istiyorsa oraya geri dönmeli.

Charlie Ward (Knicks guardı) [Beşinci maçtan sonra muhabirlere]: Yalnızca kendimi korumaya çalışıyordum. Kimsenin bana çocuk muamelesi yapmasına izin vermeyeceğim. 

Breen: Olay Knicks bençinin önünde cereyan etti, o yüzden Heat oyuncuları uzaktaydı. Eğer tersi olsaydı, farklı bir senaryo görürdük. 

Van Gundy: Hepinizin bildiği gibi, uçtum. P.J. Brown, Charlie Ward'u kaldırıp attıktan sonra, önce yedek kulübesindekiler yerinde duruyor mu diye baktım, ardından sahaya girip durumu yatıştırmaya çalıştım.


Kenardaki Heat oyuncuları --hakem Dick Bavetta'nın oraya yakınlığının da yardımıyla-- yerinde kaldı ancak birkaç saniye önce Knicks bençinde oyuna pek de dikkat etmeden oturan Houston ve Johnson, oyuncuları ayırmak için sahaya koştu. Starks da kenardan sahaya doğru hücum etmişti, ardından bir teknik faul alıp atıldı ve içeriye girerken Miami taraftarına orta parmağını gösterdi. ("Çünkü öyle hissettim" diye açıkladı, o zaman; sonra lig tarafından 5000 dolar cezaya çarptırıldı.) Daha önce oyundan çıkan Ewing, Knicks bençinin oralarda oyalanmıştı. 

  

Granik: İlk düşüncem, birçok oyuncunun yerinden ayrılacağıydı. 

Williams: Patrick'le kenarda oturuyordum. Yıllar içerisinde ligde böyle çok fazla olay gördüm tabii. Yanımdaki Patrick, sahaya doğru "Sonraki maçta sana ihtiyacımız var" diye bağırıyordu.

Granik: Hiç şüphe yok ki, playoff maçı olsa da olmasa da, kenardan sahaya giren oyunculara ceza vermemiz gerekeceğini biliyordum. Olaya kimlerin karıştığını o anda tam olarak bilmiyordum tabii. 

Adande: Ve elbette bu kural, 1993 yılında Knicks'in Phoenix'le oynadığı maçta çıkan kavgada, Greg Anthony'nin üstünde forma bile yokken sahaya dalması yüzünden getirildi. O korkunç gömlekle tabii.  


Riley'nin pantolonunun yırtıldığı bu kavganın ardından lig yönetimi kuralları sertleştirdi ve "bir kavga esnasında bençi terk eden herhangi bir oyuncu, otomatik olarak en az bir maç ceza alır" cümlesi, kural kitabına eklendi.


McCarty: Bir çaylak olarak, bu kuraldan haberim bile yoktu.

Wise: Basın Odası'nda tekrarları izlediğimizi hatırlıyorum. Olayı ağır çekimde veriyorlardı, Ewing neredeyse yarı sahaya kadar gelmişti ve birisi onu durdurmaya çalışıyordu. "Doğru ya, kenardan-ayrılmama-kuralı!" demiştik. 

Williams: Pat çok sadık bir takım arkadaşıdır, kendisini tutamamıştı ve gidip arkadaşlarına yardım etmeye karar vermişti. O noktada Pat'in gideceğini biliyordum. 






5. Bölüm: "Kanunlar Gayet Açık"


Tüm teknik fauller, oyundan atılmalar ve cezaların arasında Heat, beşinci maçı 96-81 kazandı. "Koç Riley kışkırttı" diyordu Williams, maçın ardından." Suçlu olan tarafın herhangi bir ceza almaması çok talihsiz bir durum." Riley ise muhabirler aracılığıyla şöyle yanıt vermişti: "Oyuncularımdan birinin üzerinden geçmeye çalışan kişi ben değildim. P.J. Brown'ın altına girdiğinde Charlie Ward'a koçluk yapmıyordum." Basketbol dünyası, lig yönetiminin nasıl cezalar vereceğini beklerken, Knicks taraftarları yorum için bir mecra bulduklarını umdu.


Francesa: Başlangıçta şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: "Bu adamlar ne kadar aptal ya? Hak ettiklerini alıyorlar." Ama kendime geldiğimde, yayında daha fazla tartıştığımızda ve taraftarlar tepki gösterdiğinde, gerçekten daha sağduyulu davranılması gerektiğini düşündüm. Evet, Ewing sahaya girdi. Ama herhangi bir şey yapmaya niyeti yoktu, olaya katılmaya niyeti yoktu.

Wise: Tek düşündüğümüz şuydu: "Patrick Ewing'i cezalandıramazlar." Başka birkaç kişiye ceza verseler de olurdu ama onu cezalandıramazlardı.

Granik: Hem kişi olarak, hem bir oyuncu olarak Patrick'i çok severim ama olay yalnızca 'çizgiyi geçmek' değildi. Kural, benç bölgesinden ayrılmaktan bahsediyordu ve o da bunu yapmıştı.

Wise: David Stern başka bir şey kanıtlamadıysa da, New York'un bir şampiyonluk kazanmasını umursamadığını kanıtladı. 

Van Gundy: Tamamen alışıldık bir durumdu.

Granik: O aşamada yapmak istediğimiz en son şeylerden biri, bir yıldız oyuncuyu takımından uzaklaştırmaktı ama o zaman bunu yapmasaydık da, bilirsiniz, her seferinde sorgulamaya açıyorduk.

Van Gundy: Söylemem gerekiyor ki, Mourning'e kadar alışıldık şeylerdi; iki yıl sonra şu ceza verip de geri aldıkları gibi. O zamanlar NBA uzaklaştırma vereceği kişiler hakkında hızlı ve gevşek davranmıştı ve bazı oyuncularımız bunu kesinlikle hak etmişti. Patrick Ewing ise hak etmemişti. 


Maçın ertesi günü sabahı, NBA yetkilisi Rod Thorn cezaları açıkladı: Brown iki maç; beş Knicks oyuncusu ise birer maç ceza almıştı -- Ward, Ewing, Houston, Johnson ve Starks.


Adande: Haber geldiğinde Washington Post ofisindeydim. Telgrafla mı gelmişti? Farklı bir dönemdi o. E-posta mı gelecek, yoksa telgrafı mı kontrol edecektik, bilmiyorum. Thorn faks yollamış bile olabilir.

Ernie Grunfeld (Knicks genel menajeri) [cezaların açıklanmasının ardından muhabirlere söylediklerinden]: Karardan dolayı hayal kırıklığına uğradım; özellikle de Charlie Ward ve ondan yarım metre daha uzun ve 100 kilo daha ağır biri tarafından yere vurulma şekliyle ilgili olduğu için.

John Starks (Knicks guardı) [muhabirlere verdiği demeçten]: Yaptığımız şeyden pişmanlık duymuyorum çünkü oraya gittik ve takım arkadaşımızı koruduk. Yapmam gerekirse yine yaparım.

Francesa: Yapılanlar bu cezaları hak etmiyordu ve cezaların yol açtığı hasar asla geçmedi.


Knicks'in sahaya en az 9 oyuncu çıkarması gerektiğinden, başka bir lig kuralı devreye girdi: Kavganın başrolündeki Ward ve Brown hariç, cezaların sırası soyadına göre alfabetik olarak belirlenecek ve kalan maçlar arasında bölünecekti. Ward, Ewing ve Houston, altıncı maçta oynayamayacaktı; Johnson ve Starks ise yedinci maçta kenarda olacaktı.


Breen: Eğer ismi Patrick Zewing olsaydı, altıncı maçta oynayacaktı.


İlk yılındaki üst düzey yönetici Billy Hunter ve avukat Jeffrey Kessler tarafından yönetilen Ulusal Basketbol Oyuncuları Birliği, altıncı maçın oynanacağı gün, federal mahkemeye ihtiyati tedbir kararı verdi. Cezaların ertelenmesini isteyen sendika, her davanın bir hakem tarafından incelenmesini ve o zamana kadar da herkesin maçlara çıkması gerektiğini savundu. Dava, Yargıç Jake Rakoff tarafından görüldü. 


Billy Hunter (Basketbol Oyuncuları Birliği üst düzey yöneticisi): Sendika olarak, oyuncular arasında taraf seçtiğimiz bir durumda kalmak istemedik. 

Jed Rakoff (New York, Güney Bölgesi savcısı): Odama geldim ve altımda çalışan, Knicks taraftarı katiplerden biri, oyuncuların kararı bozmak için dava açacaklarını ve kocasının ona, davanın bana gitmesini umduğunu söylediğini iletti. Ve eğer öyleyse karısının doğru tarafın kazanacağından emin olacağını söyledi. 

Granik: Kuralı mümkün olduğunca netleştirmeye çalıştık: Kavgaya dahil olmanıza gerek yok, benç bölgesinden ayrılmanız yetiyor. Ewing de maalesef böyle yapmıştı.

Jeffrey Kesler (oyuncu sendikası avukatı) [mahkemede söylediklerinden]: Cezalar bugün verilirse ve bundan bir hafta sonra Patrick Ewing ve Allan Houston'ın oynamaları gerektiği maçı kaybedip, üstüne de seriyi kaybederse ve tarihin gidişatı değişirse, kimse bunu telafi edemez. 

Rakoff: Buradaki yasa o kadar karmaşık değil. Cezanın ertelenmesi için onarılamaz zarara uğrayacaklarını göstermeleri gerekiyordu. Bu şartlar altında bunu göstermeleri oldukça kolaydı çünkü playofflar'ın gidişatını açıkça etkiledi. Ama ikinci ve başaramadıkları şey, tahkimde kazanabileceklerini göstermek zorunda olmalarıydı.


16 Mayıs Cuma günü, saat 17:15'te, hava atışından saatler önce, kendisi de bir Knicks taraftarı olan Rakoff kararını açıkladı: "Bu mahkeme, Knicks'in playoff'taki her seride yer almasını dileyecek kadar dar görüşlü olsa da," dedi,"böyle olacağını kimse hayal edemezdi." Ligin tarafını tuttu, cezaları onadı ve cezaların kalkması ihtimaline karşılık takımla New York'a uçan Brown, Miami'ye geri döndü. Kessler, haberi Erwing'e vermek zorunda kaldı.


Kessler [2009 yılında Columbia Hukuk Fakültesi öğrencilerine yaptığı konuşmadan]: Bir yakın akrabanızı arayıp, birinin öldüğünü söylemek gibiydi. 

Ewing [yedinci maçın ardından muhabirlere söylediklerinden]: Benden bir şey çalmışlar gibi hissettim. Büyük bir fırsattan mahrum ettiler beni.

Rakoff: Üç kızım da o zamanlar ergenlik dönemindeydi ve fanatik Knicks taraftarı olan erkek arkadaşları vardı. Sonradan karımı aradığımda şöyle demişti: "Ah, evet. Her şeyi biliyorum. Kızın da bu gece eve gelmemeni söylüyor bu arada." 







6. Bölüm: "Orada Korkunç Hislerle Oturduğumu Hatırlıyorum"


Altıncı maç için Garden'a dönerken Miami, Brown'dan; Knicks ise Ward, Ewing ve Houston'dan yoksun kaldı. Yine de Knicks, ilk çeyreğin sonunda 10 sayı farkla öndeydi.



Breen: İnsanlar hep şu soruyu sorar: "Madison Square Garden'da şahit olduğun en gürültülü an hangisiydi?" Bu cevap için birçok aday var; Larry Johnson'ın dört sayılık oyunu ya da John Starks'ın Bulls maçındaki meşhur smacı olabilir. Ama gördüğüm en gürültülü maç öncesi, bu serideki altıncı maçtaydı.

Fiorentino: Ligdeki en iyi deplasman derecesi bizdeydi; dışarıda 32 maç kazanmıştık. Yani hiçbir şey olmasa bile Heat'in galibiyet şansı yüksekti. Altıncı maç için Garden'a girerken kendimize güveniyorduk.

Breen: Maç operasyonlarından sorumlu kişiler, maçtan önce gösterdikleri video ile harika bir iş yaptılar. O sezon, yanlış hatırlamıyorsam, "12 adam, tek görev" şeklinde bir temaları vardı.

Wise: Bu cümle, tepedeki büyük ekrandan görülebiliyordu ama ufak bir farkla.

Breen: Siyah zeminde beyaz harflerle "Dokuz adam, tek görev" yazıyordu, çünkü kadro dokuz adama inmişti. Ne zaman bu görüntü aklıma gelse, tüylerim diken diken olur.

Brooks: Şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: "Tek yapmamız gereken bu maçı kazanmak, sonra da Bulls ile oynayacağız."

Wise: Salon yıkılıyordu, çılgın bir akşamdı, kadrolar acayipti ve sahaya çete üyeleri gibi çıkmışlardı -- ve maç sonunda ortada yoklardı.

Breen: Maç öncesinde kalabalığın bu kadar gaza gelip takıma etki ettiğini hiç görmedim. Başlarda çift haneyle öne geçtiler ama bunu devam ettiremediler. 

Wise: Grunfeld'in eşi ve kızı ayağa kalkmış "İbne Riley" diye bağırıyordu. 







Mourning'den 28, Hardaway'den ise 20 sayı katkısı alan Heat istikrarlı bir şekilde direndi ve son çeyrekte öne geçti. Dan Majerle, Knicks'in yaklaşmasına izin vermemek için son dakikalarda çok kritik birkaç üçlük soktu. Heat deplasmanda 95-90 kazanıp seriyi kendi evindeki yedinci maça taşıdı ve bu maçta Knicks, Johnson ile Starks'tan mahrum olacaktı.


Wallace: Takımımı yarı yolda bıraktığımı hissettim. İstediğim gibi oynayamadım. Dan Majerle, üstümden çok uzun menzilli bir üçlük isabeti buldu. 

Van Gundy: Kazanıyoruz sandık. Hepimiz çok iyi oynamak için odaklanmıştık ama onlar bizden de daha iyi oynadı. 

Fiorentino: Bu serideki en büyük maç, New York'ta oynanan altıncı maçtı. Kritik bir turnike atacaklarken Ike Austin birden hızla gelip blokladı. Bununla beraber momentum bize geçti ve maçı kazandık. 

Rakoff: Elbette o akşam takımı izledim; çok sayıda kilit oyuncuları eksikken böyle iyi oynamaları inanılmazdı. Beğenin ya da beğenmeyin, benim işim kanunları uygulamaktı. 

Francesa: Yedinci maç, pazar öğleden sonra oynanmıştı. O maçı yerime oturmuş, korkunç hislerle izlediğimi hatırlıyorum.

Wallace: Yedinci maç bir yıpratma savaşıydı. O maçta Patrick Ewing'e yeterince yardım edemedik ve biraz daha Larry üstünden oynamalıydık.

Adande: Yedinci maçta Ewing çaresiz durumdaydı. Sahada çabalıyordu ama yeteri kadar yardım alamıyordu ve sanki ona karşı komplo kurulmuş gibi hissediyordunuz. Birçok açıdan 90'lar NBA'inin trajik figürüydü Ewing. 


Heat, Miami Arena'daki maçta ilk çeyrekte 18-0'lık bir seriye imza attı. Knicks'in durduramadığı Hardaway, maçı 38 sayıyla bitirdi. Maçın sonlarında Knicks, farkı sekizden daha aşağıya indiremedi ve dayanılmaz son dakikaları, toplamda rakiplerine karşı toplamda 3-1 önde olduklarını ve Chicago ile oynamayı bekledikleri hesaplaşmanın ortadan kalktığını bilerek oynamak zorunda kaldılar. Bir maç aradan sonra takıma dönen Ewing, maçı 37 sayı-17 ribaundla bitirdi. "Eh, bugün bir kişi kendisini gösterdi en azından" diye mırıldandı, menajeri David Falk. Houston soyunma odasında ağlıyordu. 


Riley [yedinci maçtan sonra muhabirlere]: Bunun Knicks için sarsıcı olduğunu biliyorum. Onları suçlamıyorum. Olaylar her şeyi alt-üst etti. 

Wise: Bir lise takımı soyunma odasındaymış gibi hissettim. Sacramento'dayken hazırlık sınıflarının maçlarına giderdim ve bu maçlar, son sınıfların son maçı gibi geçerdi. Bir daha birlikte oynayamayacaklarının ve hayatlarında bir daha bu kadar önemli bir maça çıkmayacaklarının farkında olurlardı. 

Riley [yedinci maçtan sonra muhabirlere]: İki yıldır o tezahüratları duymaktayım. Evet, şimdi mutlu bir hainim. Tamam mı? Çok mutlu bir hainim.

Wallace: Yedinci maçın ardından Van Gundy'nin otobüsün arkasında, yere ufak çakıl taşları dizdiğini çok net hatırlıyorum. Kaybetmenin perişanlığı, "Hangi oyunu oynasak daha iyi olurdu?" türünden bir sorgulamaya dönüşmüştü. Oralarda takılıp kalmıştı.

Van Gundy: 1997 ve 2000 yılları arasında onlarla oynadığımız dört serinin üçünü kazandık ama en iyi ve en sağlıklı takımımız ilk yılki takımdı. Hep biraz pişmanlık duyuyorsunuz: Yapmam gerekeni yapsam ve bençtekilerin yerinde kalmasını sağlasam, bilirsin, belki farklı olurdu. 




7. Bölüm: "Dört Sahnelik Bir Oyun Gibiydi"



Yedinci maçın ardından, bunun Knicks'in şampiyonluk şansı olup olmadığı sorulduğunda Ewing şöyle yanıtladı: "Kesinlikle olduğunu düşünüyorum." Sonraki turda Heat, Chicago Bulls'a beş maçta kaybetti ve onlar da meşhur 'Flu Game'i de içeren final serisinde Utah Jazz'ı geçerek şampiyonluğa ulaştı. Miami bundan sonraki sezonlarda başarılı olurken Knicks, 2000'de Heat'i elemesinin ardından yalnızca bir kez seri kazanabildi. 


Fiorentino: O zamanlar hiçbir takım, bir playoff serisinde Jordan'ı alt edemeyecek gibiydi. 

McCarty: O kadar incindim ki... Çünkü orada olacağımızı düşünüyordum. Bu yüzden Miami-Chicago serisini izleyemedim. 

Brooks: Oyunculuk kariyerimde hep hatırlayacağım birkaç an var. İlk sezonumda Philadelphia'da takıma girmem. Sonra 1994'te Houston'la, New York'a karşı kazandığımız şampiyonluk. Ve bir de, hiç gerçekleşmeyen bir an: Chicago Bulls'a karşı konferans finalinde oynamak. Onlara karşı oynamak bile dişe dokunur bir kariyer hatırası olurdu.  

Van Gundy: Bazı insanların gözünde, o sezon Chicago ayarında bir takımdık. Bu biraz revizyonist bir bakış. Tamam, normal sezonda onlara karşı iyi oynadık. Ama bir Jordan takımını, en iyi hâlinde, dört kez yenebilir miydik?


Checketts'ın New York Times'a söylediklerine göre Knicks sahibi James Dolan, 1997 yazında Güney Carolina'nın Charleston şehrinde yapılan kampa geldi ve herkese, playoff'ta olanların ardından neler hissettiğinden bahsetti. 


Checketts [New York Times'a söylediklerinden]: Miami'deki kavganın bize şampiyonluğa mal olduğunu söyledi. Bir daha böyle bir şey olursa, onları kişisel olarak sorumlu tutacaktı. 


Yine oldu. Knicks ve Heat, sonraki üç sezonda da playofflar'da karşı karşıya geldi. 1997'nin Aralık ayında Ewing bileğini kırıp normal sezonun çoğunu ve playofflar'ı kaçırdı. Ancak Knicks, Van Gundy'nin, Mourning'i durdurmak için bacağına sarıldığı kavgayla hatırlanan ilk tur serisinde Heat'i elemeyi başardı. 


Van Gundy: İnsanlar gerçekten gelip bana bunu soruyor ama bazı suçluların neden deli taklidi yapma yoluna gittiklerini anlıyorum. Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum. "O anda ne düşünüyordun?" falan diyorlar ama belli ki bir şey düşünmüyordum. Mourning'in bacağından düştüm çünkü o çok iri ve güçlü, ama aynı zamanda Larry Johnson da bana bir tane gelişine vurmuştu, yani pek kendimde değildim. 

Francesa: Van Gundy bir halk kahramanı olmuştu. Gazetesini koltuğunun altına sıkıştırmış, metroda yürüyen 1.75'lik herhangi birine benzeyen o ufak adam, Zo'nun bacağına asılıyordu. Bu olay Jeff'i çok popüler hâle getirdi.


Lokavt sebebiyle normalden kısa oynanan 1998-99 sezonundan önce New York, farklı anlaşmalarla Starks ve Oakley'yi yollayıp Latrell Sprewell ve Marcus Camby'yi kadroya kattı. Bu takım, tesadüfi bir sıçramayla NBA Finalleri'ne uzandı: Knicks-Heat serisinin beşinci ve son maçında bitime bir saniyeden az süre kala, Houston'ın önce çemberin önü, sonra panyaya sekip içeri giren floater'ı, New York'u Finaller'e taşıdı. Knicks, Heat'i 2000 baharında, 3-2'den geri dönüp, yedinci maçın son saniyelerinde yenerek bir kez daha eledi. Bu, Ewing'in son sezonu ve bir devrin sonu olacaktı. 


Williams: Playofflar çok ilginç. Her zaman bir şeyler oluyor. Örneğin beşinci maç, tüm ilk 5 oyuncuları kenarda ve yedekler sahada. Ya da top garip şekilde sekip giriyor falan.

Hunter: Beşinci maç, tüm serinin enerjisini değiştiren bir etki yarattı. Bence bu olmasa, Knicks o sezonda şampiyon olabilirdi. 

Francesa: Birçok maçın kaderi, bir topun sekmesi, tek bir şut, bir kavga bir düdük veya bir faulle belli oldu. Seriyi bu kadar sürükleyici yapan da bunlardı. 

Williams: Bir yıl, Allan Houston bir şut çekiyor, top çemberden sekip isabetli oluyor ve finale çıkıyorlar. Hep duruma bağlı şeyler. Topun nasıl döneceğini asla bilemezsiniz. 

Adande: Bu buluşmalar gerçekten çarpıcıydı. Öne çıkan tek basketbol emaresi Allan Houston'ın şutuydu ki, onun da nasıl girdiği ortada. Birkaç kez çok yükseğe sekti ve girdi. Güzel basketbol değil bu. 




Winderman: 1997'de kazanan taraf Heat olmasına rağmen, Heat'in lehine olan her şey, Allan Houston'ın o şutunun yarattığı hayal kırıklığından başka bir şeye yaramadı.  

Francesa: İlk yıl en acı verici olandı ve Knicks'in en çok umut bağladığı takımdı; ancak bu kapışma, esasında dört perdelik bir oyundu. İnanılmazdı ve bence bu yoğun basketbolu bence çok özlüyoruz.  

Van Gundy: O yıl, tıpkı 1993'te olduğu gibi, Chicago'yu elemek için harika bir şans yakaladığımızı düşünüyorum. Ama o konumda olmak ve işi bitirmek bambaşka bir şey. Hayatımızın serisini oynamak durumunda kalırdık. 


2000'de altıncı maçta Knicks'e kaybettikten sonra Pat Riley, Knicks ve Heat arasındaki rekabeti "iki tarafın da birbirini kösteklediği bir ilişki" olarak nitelendirdi. İki takım da diğerinin elinden gerçekten kurtulamadı. Heat, 1997'deki kaosu bir geri dönüşe çevirebildiği için heyecanlıydı ancak neredeyse 10 yıl boyunca merdiveni tam olarak tırmanamadılar. Knicks, üst üste üç yıl Heat'i eledi ama hâlâ, 1997'deki beşinci maçın ardından yaşanabilecekleri düşünmekten kurtulamadı. Peki ya Ward, Hardaway'in faul atışını yalnızca izlemekle yetinseydi? Peki ya Austin, altıncı maçtaki o bloğu vuramasaydı? Ya Patrick'in soyadı 'Zewing' olsaydı? Eğer Pippen, Rodman ve Jordan'ı yıpratabilecek takım onlardı ise?

Heat, 2006 yılında şampiyonluğa ulaştı; Knicks, 2002'den itibaren dokuz sezonun sekizinde playofflar'a kalamadı. 2012'de eski düşmanlar tekrar buluştu ama artık işler çok değişmişti. Heat beş maçta seriyi bitirip yüzüğe yol aldı ve ertesi sezon da bu başarıyı tekrarladı.


Riley [2000'deki seri öncesinde Hartford Courant'a söylediklerinden]: Zihinsel bir bariyerden kurtulmak için onları yenmemiz mi gerekiyor? Yoksa hayatımı daha iyi bir hâle getirmek için mi? Ya da 65 yaşıma geldiğimde artık kabus görmemem için mi? Hayır. Artık onu aştım.  

Winderman: Bunların hepsi Knicks'e geri döndü. Bu Knicks serileri 2006'ya, Heat ilk şampiyonluğunu kazanana dek devam etti ve Pat Riley nihayet ipi koparabildi -- New York'ta asla yapamadığı şeyi, Miami'de başardı. 

Fiorentino: Garip olan bir şey vardı: LeBron'un ikinci yılında Knicks'le oynadık. İkisi Miami, biri New York'ta olmak üzere ilk üç maçı kazandık. Sonra dördüncü maçı onlar kazandı ve maç sonunda yukarıdan balonları saldılar. 

Francesa: Knicks bu şehrin sahibi. Şimdilerde kulüp sanki 15 yıldır, bir soğuk hava deposunda eksi 200 derecede tutuluyor gibi. Sanki Ted Williams'ın kafasının kesildiği yere yollanmışlar gibi. 


(Orijinali için şuradan. Şunu da ekleyelim.)

Yorumlar