Eski Günlerin NBA'inden Seyahat Hikayeleri

 



Uçaklar, trenler ve otomobiller. Otostop, otobüsler ve dahi --kime sorduğunuza göre-- posta arabaları. Özel uçaklar, büyük takımlar için bile lüks bir işken NBA oyuncuları bu yollarla seyahat ettiler. O zamanlar Fort Wayne ve Rochester gibi haritada zar-zor görünen şehirlere gitmek zorundaydınız. Red Auerbach bir kar fırtınası esnasında kalkan bir trenin son koltuğuna atlarken, takımına "Herkes kendi başına..." diyordu. Celtics efsanesi Bob Cousy, bir telefon röportajında "Maçları oynamak, oraya gitmekten daha kolaydı" diyor. "Her zaman bir sorun çıkardı." Oraya varmak, mücadelenin sadece yarısıydı. Ve savaş bazen kaybedilirdi.

Bill Simmons'ın, Miami Heat'in 2012-13 sezonundaki 27 maçlık galibiyet serisini, bu konudaki rekorun sahibi olan 1971-72 Los Angeles Lakers bağlamında ele aldığı yazısından yola çıkarak, NBA efsaneleriyle seyahat maceralarını konuştuk. "25 yaşındayken çok da etkilenmiyorsunuz" diyor, Syracuse Nationals ve Philadelphia 76ers'ın Hall of Fame üyesi oyuncusu Dolph Schayes. "Ama o zamanlar böyleydi. Bugünün standartlarına göre Taş Devri gibi kalıyor."

 


Havada


Gail Goodrich (Los Angeles Lakers, 1965-68; Phoenix Suns, 1968-70; Lakers, 1970-76; New Orleans Jazz, 1976-79): Ekonomi sınıfıyla seyahat ederdik. Havaalanına gidilir, orada toplaşılır, biletler alınır, uçağa binilir ve beklenir. Rötarlar olur. Los Angeles'tan doğuya gidiliyorsa, her zaman kar fırtınalarına denk gelinir. En büyük olay, üç gece arka arkaya oynamaktı. Cuma günü Los Angeles'ta oynardık, ertesi sabah kalkıp Phoenix, Portland ya da Seattle'a giderdik ve o akşam maça çıkardık. Gece orada kalır, sabah erkenden kalkıp Los Angeles'a geri uçar ve pazar akşamı gene maça çıkardık. Bu bir çeşit üç maçlık Batı Yakası turu olurdu. Ve doğuya gittiğimizde de, beş günde dört maç oynamak falan alışılmadık bir şey değildi.

Kariyerimin ilk yıllarından bir seyahati hatırlıyorum, New York'ta kar fırtınası vardı ve Los Angeles'tan geliyorduk. Toledo'ya inip geceyi orada geçirmemiz, sabah kalkıp New York'a giden bir trene binmemiz gerekiyordu. Maçtan bir saat evvel oraya vardık ve o akşam maça çıktık.

Şimdilerde ticari uçuş var ve muhtemelen eşyalarına dokunmuyorlar bile. Biz kendi çantalarımızı taşımak zorundaydık -- sadece o da değil, eğer çaylaksan topları da sen taşırdın. Antrenman ve maç öncesi ısınma için altı top gerekiyordu. İlaveten Elgin Baylor'ın dizleri için kullanılan hidrokollatör vardı. Eğer çaylaksan bunu da taşımak zorundaydın. İki çaylağımız vardı, o yüzden ikimizden biri bunu taşırdı. Diğeri ise topları taşırdı. Onları kontrol ederdik. Bagaj tesliminde alacaksın, sonra onlardan sorumlu olacaksın -- otele götüreceksin, antrenöre vereceksin. Ya oteldeki antrenöre vereceksin, ya da maça götürmekten sorumlu olacaksın.

 

Dolph Schayes (Syracuse Nationals/Philadelphia 76ers, 1949-64): Özellikle kar fırtınası sebebiyle geri döndüğümüz bir maçı hatırlıyorum. 50'lerin sonundaydı. Genellikle cumartesi akşamları oynardık ve Syracuse'da erken dönem tv yayını maçlarından biri için saat 1'de filan oynamak zorunda kaldık. Geri dönmemiz gerekiyordu ve batıdan büyük bir fırtınası gelmekteydi. Uçmaktan nefret eden birkaç oyuncumuz vardı. Bir tanesi, Connecticut mezunu Connie Dierking'di. Uçmayı hiç sevmezdi. Nefret ederdi. Pilot şöyle dedi: "Eh, uçacağız ama yaklaşmakta olan bu kar fırtınasına rağmen uçacağız. Bu yüzden yolumuzu bulmak için paralı yolu takip edeceğiz. Çok yüksekten uçmayacağız." Connie hemen sızlanarak "Aman tanrım" demeye başladı. Epey sallanıyorduk ve çok şakacı biri olan Johnny Kerr ortamı rahatlatmaya çalışıyordu: "Connie, neden endişeleniyorsun ki? Araba kazalarında ya da yolda karşıdan karşıya geçerken daha fazla insan ölüyor. Uçaklar çok güvenlidir, tüm ulaşım araçlarının en güvenlisidir. Hattâ geçen gün Fransa'da 90 kişinin öldüğü bir tren kazası oldu." Connie, "Gerçekten mi?" diye sordu. Johnny, "Sorma, trenin üstüne bir uçak düştü" diye yanıtladı. O zamanlar bunun komik olduğunu düşünmüştüm. Uzun lafın kısası, geri dönebildik.


Bob Cousy (Boston Celtics, 1950-63 ve 1969-70): Ölümle burun buruna geldiğimiz olmadı hiç. Bu şeyler [Douglas DC-3'ler] o zamanlar yapılmış en güvenli uçaklardı. Bir antrenörün midesi bozuktu ve uçağa binerken kusmakla meşguldü. Hangi irtifada uçarsanız uçun türbulans yaşarsınız ve tabii ki kışın uçmak en kötüsü. Onu bir yere oturttuk ve remi oynadık. O kusarken, biz de kartlarla onun için para kazanırdık.


Elgin Baylor (Minneapolis/Los Angeles Lakers, 1958-72): 1960 yılında bir gün, öğleden sonra Minneapolis'ten ayrıldık. Havalanmadan önce pilot, bize bir sorunları olduğunu söyledi. Uçuş esnasında motorlar durdu. Kapanıverdi birden. Sanırım yakıtın bittiğini düşündü ve aşağıya inmeleri gerektiğini söyledi. Tüm o zaman zarfında havada daireler çizdiler, bir havaalanı ya da onun gibi bir şey bulmaya çalıştılar. Aşağıya indik ama o arada herkese dikkat etmeleri gerektiğini söyledi. 


Rod Hundley (Minneapolis/Los Angeles lakers, 1957-63): Bu mesele yüzünden kimse zarar görmedi. Bir mucize. Tek istisnası Rudy LaRusso'ydu. Dartmouth'tan mezundu. Minneapolis'teyken ülseri vardı, bu yüzden uçağı kaçırmıştı. Neredeyse takımın hayattaki tek üyesi olarak kalacaktı... Uçağı havada tutuyor ve ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Belli bir miktar yakıtımız kalmıştı ve pilotlar kararı bize bıraktı. "Ne yapmak istiyorsunuz? Belki 25-30 dakikalık benzin kaldı. Size kalmış beyler. Aksi takdirde hemen uçağa binmemiz gerekiyor. Bu bizim seçimimiz." Biz de "Hadi, şimdi gidelim" dedik. Pozisyonumuzu aldık. Sonra şunu dedik: "Bakın, eğer uçağı yere indirebilirseniz, şu yoldan gidelim." Yaptığımız şey buydu. Pencereleri açık bir şekilde uçağı uçurdular. Bir tanesi sağda açık, bir tanesi solda; DC-3 uçakları böyle yapılır. Tüm uçuş boyunca dışarıya baktılar ve bir el feneri yakıp şehir merkezini işaret ettiler. Minneapolis'e geri dönebilmemiz için yardım almaya çalışıyorlardı. Elgin uçağın arka tarafına gidip yatmıştı.

Uçağı indirmek için birkaç deneme yaptılar. Aşağıya inerken neredeyse bir arabaya çarpıyorduk. Olay gittikçe büyüdü. Uçak tekrar kalktı. İçeride savrulduk. "Bu kadarmış, bitti" diye düşündüm. İnişe geçebilmek için tekrar bir manevra yapmaya çalıştılar. Bilmediğimiz şey, oradaki karları temizleyerek bize inecek bir yer bulmaya çalıştıklarıydı. Bir mısır tarlasına girdik ve bir sürü sapı devirdik. Ama uçağı yavaşlatmaya yardım etti bu. Çarptığımızda yerde kalmaya çalışıyorduk ve uçağın mısır saplarına temas ettiğini hissedebiliyordunuz. Bu, o şehirdeki büyük mısır sapı tarlasıydı. İşe yaradı. Ama çarparak yere indi ve sonra yaklaşık üç-dört kez havaya geri yükseldi. Sanki bir basketbol topunun havaya atılıp da ardından durana kadar sekmesi gibiydi. Aynı böyle olmuştu. Yere konduğumuzda uçak beş-altı kez sekti. Sert ama iyi bir iniş olmuştu. Sonunda durmuştuk ve herkes birbirine bakıyordu. Ne olduğunu bilmiyorduk. Herkes şaşkınlık içindeydi. Sonra herkes birden, sanki maç kazanmışız gibi bağırmaya başladı. Herkes birbirinin sırtını sıvazlıyordu. Sonra uçaktan inmemiz için arka tarafı açmaları gerekti, inince bir buçuk metre karda kaldık. Çocuklar kartopu yapmış, birbirlerine atıyorlardı. Hayatta olduğumuz için çok mutluyduk. Oraya çok yakın bir otel vardı. Büyük birer fincan kahve içtik. Herkesin birer odası vardı. Ama kimse yatağa girmek istemiyordu. Herkes ayakta kalıp konuşmak, kahve içip donut yemek istiyordu. Başarmıştık. Ertesi sabah uyandığımızda hava mükemmeldi. 


Baylor: Güzeldi ama korkutucuydu da. Bir ara herkes korku içindeydi. Korktuklarını biliyorum çünkü Jim Krebs oradaydı. Artık hayatta değil fakat Jim hep en kötüsünü düşünürdü.  İyi adamdı ama hep "Aha şimdi çarpacağız" diyip dururdu. 

Asıl komik olan şu: Yere indikten sonra uçağın bir şeye çarpmasını, uçağın ters dönmesini ya da neyse işte -- bizi orada bekleyen neydi? Çok yumuşak bir inişin ardından kapının vurulduğunu duyduk. Kimmiş diye bakmaya geldik --"Herkes iyi mi?" dediğini duyabiliyordunuz-- meğer kasabanın cenaze levazımatçısıymış. Biz havada tur atarken otoyol polisini arayıp da birinin başının dertte olduğunu söyleyen oydu. Hattâ otele gittiğimizde cenaze arabalarından birine bindik. Çok geç olmuştu, bizi alacak taksi bulamadık. Yolun geri kalanını (Minneapolis'e) trenle gittik. 


Jerry West (Los Angeles Lakers, 1960-1974): Dürüst olmak gerekirse, seyahat işi hep zorluk çıkarıyordu. Alışıyordunuz: Uykusuzluk, ilk müsait uçağa yetişme, herhangi bir mekanik sorun. 1971-72 sezonundaki 33 maçlık galibiyet serimiz sırasında Chicago'da bir olay oldu ve seyahat nedeniyle sabah 5'e kadar Philadelphia'ya gelemedik. O maç özellikle epey kötü geçmişti. İyi başlamamıştık ama iyi bitirdik. Birçok kez seyahat üzerinde çok az kontrolünüz olur ya da bazen hiç kontrolünüz olmaz. 

Bir keresinde Buffalo'da yaklaşık 3 gün mahsur kaldığımızı hatırlıyorum. Kar fırtınası vardı ve dışarıya çıkamadık. Kar fırtınasına yakalanmak için pek iyi bir yer değildi ve dışarıya çıkış yasakken oradan ayrılamazdınız. Ancak cumartesi günü Los Angeles'ta maça çıkıp sonra geceleyin New York'a uçan ve ertesi gün öğleden sonra Boston'da maç yapan çok sayıda takım olurdu. Sık sık başımıza gelirdi bu. 

Benim en büyük sıkıntım uyumaya çalışmaktı. Bazıları uçakta uyuyabilir. Ben uyuyamazdım. Maçlardan sonra uyuyamazdım. 4 ya da 5 saatlik uykuyla çıkmamız gereken bir sürü maç vardı ve bu yüzden kestirebilmek için zaman ayırmak çok önemliydi. İstediğim seviyede oynayabilmek için sahip olduğum rutinin bir parçasıydı bu. 




Nate Thurmond (San Francisco/Golden State Warriors, 1963-74; Chicago Bulls, 1974-75; Cleveland Cavaliers, 1975-77): Oynamaya ilk başladığımda Wilt ile aynı takımdaydım. Bu da Wilt'in uzun boylular için en iyi koltuğa sahip olduğu anlamına geliyordu ve ben dördüncü sıradaydım, çünkü benden önce orada olan Wayne Hightower ve Tom Meschery vardı. Onlar da uzun oyunculardı. Tecrübeliler cam kenarını alırdı. Wilt, hangi tarafta olursa olsun, koridoru alırdı. Çaylak olarak yapmanız gereken, önünüzde kimsenin olmadığı bir koltuk bulmaya çalışmaktı. Sana bir koltuk veriyorlar, herkes uçağa binene dek bekliyorsun. Etrafınıza bakarsınız, kimsenin oturmadığı bir koltuk bulup onun arkasına oturun ve öndeki koltuğu itin. İşin püf noktası buydu. En uzun çaylak ben olduğumdan, genelde bu yoldan giderek işimi görürdüm.

19 gün süren, 14 gün süren deplasman turlarına çıktık. Batı Yakası'nda sadece iki takım olduğunu unutmamalısınız: Los Angeles ve San Francisco. Sonraki durak St. Louis'ydi. Ama listeye bir bakıyorsunuz, uçuş iptal edilmiş ya da ertelenmiş. Havaalanında, yanınızda çantanızla yorgun-argın oturuyor ve sonraki aşamayı bekliyorsunuz -- uçakta bekliyorsunuz, maça üç saat kala iniyorsunuz ya da neyse işte.

İkinci sezonumda Wilt takas edildiğinde takım sahibine gittim ve "Wilt'in odasını istiyorum" dedim. Tek kişilik odası olan tek oyuncu oydu. Takımdaki birkaç bekar oyuncudan biriydim. Ve bana Wilt'in odasını verdi. Ne yapacağımı bilememiştim. Pembe dizi hastası adamlarla aynı odada kalırdım. Ben hiç öyle şeyler izlemedim. Tek kişilik odaya geçmem benim için büyük olaydı o yüzden. Şüphesiz yani. 


Jerry Sloan (Baltimore Bullets, 1965-66; Chicago Bulls, 1966-76): Aklımda kalan şeylerden biri, beş akşamda beş maça çıkmamız. Sanırım Baltimore, St. Louis, Los Angeles, San Francisco ve en son New York. 

Başka bir sefer ise, New York eyaletinin Buffalo şehrinden Chicago'ya giden bir otobüse binip orada oynamamız ve ardından Boston'a geri dönmemiz gerekiyordu. Hava şartlarından dolayı uçaklar faal değildi. Bir otobüse bindiler ve Cleveland'ın Ohio şehrinde durdular. Sabah 5-6 gibi Chicago'ya vardık, belki biraz daha sonra. Sanırım boş günü orada geçirdik, sonra maçı oynadık ve Boston'a gittik. O maç ile ilk kez ulusal kanala çıkmıştık. İlk yarıda iyi oynadık ama ikinci yarıda bizi ezdiler. Dahası da vardı. Tam anlayamadım ama oldukça zor bir yolculuktu. 

Şöyle bir başıma gelmişti, Evansville'deki işi kabul etmiştim. Daha beş gündür oradaydım ve yerine geçtiğim kişi, bir uçak kazasında tüm oyuncularıyla birlikte vefat etmişti. Artık bunun hakkında pek konuşmuyorum. Uzak durmaya çalıştığım bir konu.  


Satch Sanders (Boston Celtics, 1960-73): Cincinnati ile oynadığımız maçtan önce özel uçakla gelmemiz söz konusuydu ve her iki takım da aynı uçuşla gelmişti. İlginç bir deneyimdi. Bir grup arkada, diğeri ön taraftaydı. Ya da tam tersi, kimin nerede oturduğuna bağlı olarak nasıl seyahat ettiğimizi düşünürsek. Çok önemli değil. Hepimiz aynı uçaktaydık. Bir DC-3'tü. Bu yerlere bir arabayla, o uçağın gideceğinden daha hızlı seyahat edebilirdin muhtemelen.

Rod Thorn (Baltimore Bullets, 1963-64; Detroit Pistons, 1964-65; St. Louis Hawks, 1965-67; Seattle SuperSonics, 1967-71): Elbette şimdiki aşamalardan geçmen gerekmiyordu. Saat altıdaki uçuş işin 4.30'da kalkıp havaalanına gelmen yeterliydi. 


Earl Monroe (Baltimore Bullets, 1967-71; New York Knicks, 1971-80): Baltimore'dayken, her zaman ikincil havayolları dediğimiz firmaları kullandık. North Central, Allegeny gibi havayolu şirketleri. Piedmont'a, sloganlarının "Yeri asla gözden kaçırmayız" olması gerektiğini söylerdim. Bu havayolu şirketleriyle havalanıyorsunuz ve çok fazla türbülans yaşıyorsunuz. Baltimore'dan New York'a gelirdik ve tabii, uçaktan indikten sonra o saatlerde taksilerde boş yer bulmak çok zordu. Baltimore'dan New York'a gelmek için pek uygun bir saat değildi.

Bir keresinde North Central Havayolları'yla Cincinnati'ye gidiyorduk ve cam patladı; büyük bir uğultu başladı ve her şeyi içeride tutmak için pencereye bir tahta parçası koyduk. O hâlde iniş yapabildik ve uçuşları değiştirmek zorunda kaldık. Uçuşta çok fazla görevli olmadığı için, tahtayı tutan kişi, takım arkadaşlarımdan biri olabilirdi. Kısa süreli bir uçuştu. Açıkçası, küçük havayollarıyla seyahat etmek hoşumuza gitmezdi. Aslına bakarsanız, güneyde oynadığımız resmî olmayan bir maçtan geliyorduk ve Leroy Ellis adında bir adam Piedmont ile seyahat etmek istemedi. Bir araba kiraladı ve Baltimore'a o şekilde geri döndü. Alt seviye havayolları ve yol açtıkları şeylere örnekler işte. 


Walt 'Clyde' Frazier (New York Knicks, 1967-77; Cleveland Cavaliers, 1977-80): Erken uçuşlar için uyanmaya alışıyorsunuz. Cleveland'a gidene dek bu konuda ne kadar şımarık olduğumu fark etmemişim. Orada her sabah kalkıp Chicago üzerinden aktarma yapmanız gerekiyordu. Her zaman sabah 7.30 uçuşunuz vardı, çünkü hiçbir yere doğrudan uçamıyordunuz. Ama Knicks'teyken biz de uçak kiralardık. O zamanlar uçak kiralayabilen birkaç takımdan biriydik. Cuma akşamı Chicago'da, cumartesi akşamı New York'ta oynayabilir ve özel uçakla geri dönebilirdik; özellikle sezonun sonlarında ve playofflar'da. Birçok takım yeteri kadar para kazanamıyordu, o yüzden bu imkana sahip değillerdi.


Stu Lantz (San Diego/Houston Rockets, 1968-72; Detroit Pistons, 1972-74; New Orleans Jazz, 1974; Los Angeles Lakers, 1974-76): O zamanlar, maçtan sonraki sabah ayrılmak zorundaydın. Asla maçtan hemen sonra gitmezdiniz. Bir gün New York'taydık ve kar fırtınası vardı. Yaklaşık dört saat ya da daha fazla süredir pistin açılmasını bekliyorduk. Atlanta'ya geldik ve maçı yaklaşık yarım saat ertelemek zorunda kaldılar. Oraya vardığımızda, havaalanından doğrudan salona geçmemiz gerekiyordu.


Jim Barnett (Boston Celtics, 1966-67; San Diego Rockets, 1967-70; Portland Trail Blazers, 1970-71; Golden State Warriors, 1971-74; New Orleans Jazz, 1974-75; New York Knicks, 1975-76; Philadelphia 76ers, 1977): Bu durumu kabullenmiştik. Warriors'ta oynadığım zamanı hatırlıyorum, 70'lerde. Houston'da oynamıştık. O maç bitti, yatıp kalktık, akşam Chicago'da oynanacak maça gittik.  Nadir uçuşlarımızdan biri sonucunda New York'a geçtik, sonra New York'ta oynadık; yani o gece Chicago'dan New York'a uçtuk. Şimdi, diyelim ki salı günündeyiz. Salı akşamı Houston'da oynadık. Çarşamba sabahı Houston'da bir yatakta uyandım, Chicago'ya uçtum ve bir otele yerleştim. Öğleden sonra birkaç saat uyuduk, çantalarımızı alıp maça gittik, o akşam maça çıktık ve sonra da New York'a uçtuk. Yani o gece New York'ta uyuduk. Houston'da uyanıyorsun, öğleden sonra Chicago'da kestiriyorsun, ve o gece New York'ta uykuya dalıyorsun. 


Bill Fitch (Cleveland Cavaliers koçu, 1970-79; Boston Celtics koçu, 1979-83; Houston Rockets koçu, 1983-88; New Jersey Nets koçu, 1989-92; Los Angeles Clippers koçu, 1992-98): Maçı oynamanın, duş almanın, uçağa binmenin ve eve gitmenin ya da bir sonraki varış noktanıza gitmenin artık ne kadar kolay olduğunu düşündüğünüzde, uzun zamandır unutulmuş bir konu bu. İşte bir örnek: New York'ta oynuyorsunuz, Chicago'ya gidip ertesi akşam orada oynamalısınız. Sabahleyin müsait olan ilk uçağı, yani saat 6 civarındakini yakalamanız gerekiyor ve gidiyorsunuz. İki pivotunuz sıkış-tepiş oturmak zorunda. Arkaya bakıyorsunuz, ağlayan bir bebek var ve oyun kurucunuz bu bebeğin hemen yanında oturuyor. Ve o akşam Tom Boerwinkle, Bob Love, Chet Walker ve arkadaşlarına karşı maça çıkacaksınız... 70'ler boyunca bu böyleydi. 

Şimdilerde arka arkaya oynanan maçlar hakkında konuştuklarında durum çok farklı. Çünkü artık iki gün arka arkaya maç yapacakken, ikinci günün sabahında ilk müsait uçuşu yakalamak ve bunun ticari uçuş olması gerektiği gibi dertler yok. Birinci sınıf koltuklardan alsanız bile, o koltukların sayısı takımdaki herkese yetmiyor. Oynanan en iyi kart oyunlarından bazıları, 1.80'in altındaki oyuncularla oynanıyordu. Eğer birkaç boş koltuk varsa, bunları kimin kapacağına dair poker oynanabiliyordu. 






Karada


Schayes: BAA, 1949 yılında NBL ile birleştiğinde, Ortabatı'da çok sayıda küçük kasaba vardı. O yıl her takım, birbiriyle birer kez oynadı. Böylece, Sheboygan Red Skins, Knicks'le oynamak için New York'a geldi. Madison Square Garden'ın dışındaki tabelada Knicks, Sheboygan'a karşı yazması yeterince kötü değildi. Ama 8.30 maçı için, saat sekizde iki vagon geliyor. Sheboygan Red Skins, New York'a böyle geldi ve Garden'ın önünde, herkes içeriye girerken bu adamlar çantalarıyla geldiler ve maça çıktılar. Ve bence Knicks'in sahibi Ned Irish, diğer takım sahiplerine "Daha üst düzeyde olmamız lazım" dedi. Ertesi sezon tüm Ortabatı takımlarını ligden çıkardılar. 


Tommy Heinsohn (Boston Celtics, 1956-65): O zamanlar Rochester'dan Fort Wayne'e gidemezdiniz. Bir akşam Rochester'da oynayacak olsanız ve sonra Fort Wayne'de oynayacaksanız oraya gidemezsiniz. Fort Wayne'de duran tren yoktu. Bağlantılar yoluyla sizi oraya götürecek uçak yoktu. Oraya ulaşmanın tek yolu bir trene bitmekti ama o da Fort Wayne'in 30 km kadar yakınında dururdu. Bir mısır tarlasının ortasında inerdiniz. Sonra kasabaya kadar yürümek zorunda kalırdınız ve Green Patrot Inn'in önünde liseli bir gence, sizi Fort Wayne'e götürmesi için 10 dolar vermeniz gerekiyordu. 

Al Attles (Philadelphia/San Francisco Warriors, 1960-1971): Bir playoff serisi esnasında rakip takımla aynı otobüse binmek zorunda kaldığımızı, bizi yendiklerini ve Syracuse'den gelip Philadelphia'ya geri dönmek zorunda kaldığımızı hatırlıyorum. Pek sıcak bir ortam yoktu tabii. O küçük uçaklarla uçamazdın. Bu yüzden Syracuse'den bir otobüse binmek zorunda kaldık. Playoff zamanıydı ve havaalanı kapalıydı. Ertesi akşam Philadelphia'da oynayacaktık, bu yüzden Philadelphia'ya geri dönmek zorunda kaldık. Bir otobüs kiraladılar, iki takım da o otobüse bindi. Maalesef maçı kaybettik. Syracuse bizden önce binmişti ve Wilt geldiğinde iyi yerler hep kapılmıştı. O ise en arka sırada oturmak istiyordu. O koltuk Swede Halbrook'undu. Adam 2.10 falandı. Wilt o koltuğu istedi ve onlar bizden önce bindiler, bu yüzden ufak bir çekişme oldu. Artı, maçı kaybetmiştik; o yüzden zaten pek de umrumuzda değildi koltuk falan. Wilt, "Otobüse bindiğimizde orası benim koltuğumdur" dedi. Ama durum buydu. Maçınızı oynadınız, otobüse bindiniz ve sonraki maç için hazırsınız. 

Frazier: Her zaman ekonomi sınıfında uçardık ya da otobüslerdeydik. Lüks yoktu, o kesin. Tek lüksümüz otobüslerdi. Sanırım maça gitmek için otobüs kullanan ilk takım bizdik. İlk geldiğimde araba kiralıyorlardı, ama bazen arabayla gelemiyorlardı; insanlar geç kalıyordu, sonra maçlara gitmek için belediye otobüsü kullanmaya başladık. Deplasman formalarımızı temizlemek zorundaydık. Bazen çok zorumuza giderdi. Bazen temizlemeyi unuturdum ve kaskatı olurlardı. Kaldığımız yerle de birleşince, durum iyice kötü olurdu -- o dönemin Holiday Inn'inden bahsediyoruz.


West: Bir keresinde Cincinnati'deydik. Büyük bir kar fırtınası vardı ve daha uyumadan bizi yataktan kaldırdılar. Trene binip Chicago'ya gitmemiz ve öğleden sonra maça çıkmamız gerektiğini söylediler. Cincinnati'de bir cumartesi akşamı maçı ve pazar öğleden sonra Chicago'da maç. Trene bindik. Trende giyindik, üstümüzde formalarla yağmurun içinden geçtik ve oradaki eski salonda maça çıktık.  






Oda Arkadaşları ve Takım Arkadaşları


Sanders: Bir sorun çıkmasına karşılık, oda arkadaşımız ile bagajların aşağıya indiğinden ve havaalanına vardığından emin olmalıydık. Geç kaldıysanız, eşyalarınızın geldiğinden emin olmaları gerekiyordu. Herkes birbirinden sorumluydu. Bazı sıkıntılar vardı. Herkes ne kadar zor olduğundan bahsediyor. Ayrıca muazzam avantajlar da vardı. En büyük avantajlarımız bir arada bulunmamız ve oda arkadaşlarımızın olmasıydı. Eğer gençlerin şimdiki durumlarıyla kıyaslayacak olursak, insan ilişkileri hakkında pek bir şey öğrenmediklerini söyleyebiliriz. Elbette her birinin kendi odası var. Birlikte kalmanın avantajı, başka bir insanla yaşamayı öğrenmek, iniş-çıkışlarla başa çıkmak ve başka bir insanın sevdiği/sevmediği şeyler hakkında bilgi edinmekti. 


Barnett: O zamanlar daha çok birbirimizin yanında olurduk, havaalanlarındaki patlamaları ve buna benzer şeyleri hatırlıyorum. Sanırım herkesin sinirleri biraz yıpranmıştı. Elvin Hayes'le ilgili bir anı hatırlıyorum. İkimiz pek anlaşamazdık. Daha doğrusu, kendisi pek fazla insanla anlaşamazdı. Milwaukee'deyken bir konuda bana kızdı ve havaalanında beni kovalamaya başladı, ama yakalayamadı. Epey bir koştuktan sonra taksiye bindim ve otele gittim. O gün öğleden sonra maçımız vardı. O dönemin Milwaukee Bucks'ında Lew Alcindor vardı. Elvin Hayes, Kareem-Abdul Jabbar'a karşı ve maç, ulusal kanalda yayımlanacak. Hayes epey sinirliydi ve bakın neler oldu: Koçumuz Jack MacMahon'dı, beni de severdi. Maçtan önce soyunma odasındayız, Elvin'in rahat duracağını düşündüm. Hepimiz giyindik, maça yarım saat vardı ve Elvin hâlâ günlük giysileriyle oturuyordu. Jack ona "Yaklaşık 10 dakika sonra sahaya çıkacağız, giyinsen iyi olur" dedi. Elvin ise "Oynamaz" diye cevap verdi. Tam olarak böyle söyledi, çünkü fiil çekimlerini her zaman kullanmazdı. Jack sakat olup olmadığını sordu, bir şeyi olmadığını söyledi. Elvin bana bakarak "Oynuyor mu?" diye sordu. Jack de "Evet, Jim ilk 5 başlıyor. Oscar Robertson'ı o savunacak" dedi. Elvin de "O adam oynar. Ben oynamaz" diye yanıtladı. Jack beni soyunma odasının dışına çekip "Pekala, bana ne olduğunu anlat" dedi. Olan-biteni anlattım, o da bana "Bak, sana ne yapacağını söylemiyorum ama takım sahibi Bob Breitbard'ın birinden kurtulması gerekiyorsa, bu oyuncu Elvin olmayacak" şeklinde bir cevap verdi. O sezon ligin sayı kralı olmuştu. Hoca devam etti: "Eğer birinin gitmesi gerekiyorsa, sen gideceksin. San Diego'yu sevdiğini biliyorum. Yine de ne yapmak istiyorsan onu yap." Ben de gidip özür diledim ve şöyle dedim: "Pekala, Elvin. Dün akşam sana söylediklerim için üzgünüm." Her şey yolundaydı, giyindik. Maçın ilk pozisyonlarından birini hatırlıyorum. Hızlı hücumda ona belimin arkasından bir pas verdim ve o da smaca gitti. Bu her zaman onu mutlu ederdi. Artık sorun yoktu. 

Tüm bunlara ek olarak, berbat otellerde kalırdık. Eğer Holiday Inn'de kaldıysak zevkten dört köşe olurduk. Ama genelde berbat yerlerde kalırdık. Sanırım lige ilk girdiğimde, yemek parası 10 dolardı. Kariyerim boyunca hep oda arkadaşım oldu ve çoğu zaman ikiz yatakta yatardık. Üç sezonumu Warriors'ta geçirdim, en iyi arkadaşım ve en iyi oda arkadaşım Vanderbilt mezunu Clyde Lee'ydi. Valizleri yatağın ucuna koyar ve biraz daha alan yaratmak için üstlerine battaniye sererdi.

O dönemin NBA kültürünün bir parçası olarak maçtan sonra dışarıya çıkılıp bira içilirdi ve Jack MacMahon da bizimle birlikte gelip içerdi. Onu çağırmadığımız zaman üzülürdü. "Dün gece beni ektiniz. Nereye gittiniz?" Ama o bizim 39 yaşındaki koçumuzdu ve aynı zamanda arkadaşımızdı da. Deplasmanlarda sizi kızlarla tanıştırmaya çalışırdı. Böyle bir adamdı. Gecenin üçünde bir otele arabayla gittiğimi hatırlıyorum. Cincinnati'de oyuncular olarak araba kiralamıştık ve bir kadını otele geri getirmiştim. O ara Jack içeriye girdi. Aynı anda gelmiştik. Jack bir arabada, ben bir başkasında. Birbirimize baktık ve bana elini uzattı. Benim için sevinmişti. Ertesi akşam başka bir yerde maçımız vardı.


Heinsohn: Bir keresinde Los Angeles'a gittik, Lakers'la oynayacaktık ve saat 2'de şehre indik. Odalarımızın ayrılmış olması gerekiyordu ama yeterli oda yoktu. New York Knicks'te oynarken All-Star seviyesine çıkan ve kariyerinin sonunda bize yardım etmesi için Red Auerbach'ın kadroya kattığı oyunculardan biri olan Carl Braun'un bir oda arkadaşı yoktu. Ben normalde onun oda arkadaşıydım ama, odalardan birine üçüncü kişi olarak girdim. Yeteri kadar oda olmadığı için bizi odalara üçer üçer yerleştirdiler ve onun üçüncü olarak girebileceği oda yoktu. "Carl Braun'la ne yapacaksın?" dediler. Menajer şöyle dedi: "Aklıma gelen tek şey, büyük balo salonuna bir bebek karyolası koymak ve boşa çıkan ilk odayı sabah ona vermek." Ertesi sabah 7.30'da Carl Braun balo salonunda, Komünyon kahvaltısının ortasında uyanır.





Red Auerbach


Sanders: Auerbach işte. Bir keresinde Philadelphia'daydık ve kar fırtınası varken Boston'a gitmemiz gerekiyordu, inanılmaz bir kar fırtınası. Syracuse ile oynamak için oraya gitmemiz gerekiyordu. Onlar bizi zaten orada bekliyordu. Önceki gün maçları yoktu ve biz de Philadelphia'da sıkışıp kalmıştık. Auerbach hepimizi topladı, bizimle konuşurken tren de tam arkamızda yükünü alıyordu. Hepimizi bir kenara çekti ve uzun bir konuşmaya başladı, bir yandan da omzunun üzerinden arkaya bakıyor: "Mutlaka zamanında orada olmalısınız. Öğleden sonra bir maçımız var ve hazırlanırsanız iyi olur." Geri çekilirken de "Herkes kendi başına!" diye bağırdı. Sonra da trene atladı. Tren daha fazla yolcu alamıyordu ve Auerbach, kendisinin kim olduğunu bilen kondüktörle çoktan konuşmuştu. Yani o, trende yer bulmuştu. Trene binebilir miyiz diye sorduk. "Hayır, yer yok" dediler. Ve Auerbach giderken gülümsüyordu. Arabalar kiralamak zorunda kaldık. Birkaç kişinin onlarla birlikte Boston ya da New York'a gidecek aarkadaşları vardı ve New York'tan bir otobüse binecek ya da otomobil kiralayacaklardı. Ama Syracuse'e karşı oynayacağımız öğleden sonra maçı için oraya gitmenin bir yolunu bulmamız gerekiyordu. 

Başka bir zaman ise yere inmek üzereydik ve yan rüzgar etkisi altındaydık. Pilot bizim bulunduğumuz yere seslenmeye çalışıyordu: "Bakın, ciddi bir sorunumuz var. Saatte 70 kilometrelik yan rüzgar esiyor ve bu da bizi sert bir inişe zorlayacak. Uçağın tüm kontrolü bende olmayacak ama başarabileceğimizi düşünüyoruz."  Bize sistem üzerinden sesleniyordu. Ve herkesin çarpışma pozisyonuna geçmesini söylüyordu. Birden Auerbach'ın bağırdığını duyuyorsunuz: "Biri bana yardım etsin. çarpışma pozisyonunda o kadar kıvrılamam." Böyle bağırıyordu ve biz de bununla ilgili şakalar yapıyorduk. Ama elbette o noktada kimse kalkıp ona yardım edemez. Bağırıp duruyordu. Ciğerlerini yırtarcasına. Uçak yere inmişti. Pilotun alçaldığını biliyorsunuz. Belli ki başarmıştık. Ama Auerbach'ın epey bir süre kahkahalar attığını duyduk.     


Cousy: Eminim duymuşsunuzdur, Red bazen başbelası olabiliyordu. Eski zamanlar komikti, çünkü dört kişi bir taksiye doluşurduk -- bir taksiye 3 ya da 4 kişi binmeniz gerekiyordu. Ve eğer takımda bir çaylak varsa, sizinle birlikte taksiye binmesi için onu bulmaya çalışırdınız çünkü taksi, havaalanına ya da otele vardığında şoför arabayı durduğu anda hepimiz taksiden inerdik. Çaylağı ortaya alır, cam kenarına konuşlanırdık. Bagajı açar, çantaları alır ve otele koşardık. Auerbach masrafları size geri ödemek konusunda sorun çıkardığı için, taksi parasını ödemesi için çaylağı bırakırdık. Bu konuda her zaman size sıkıntı yaşatırdı. Taksi şoförleri delirdiğimizi düşünüyor olmalıydılar: Takside dört yetişkin, gidilecek yere varıyor ve hepimiz, parayı ödemek için arkamızda birini bırakarak deli sikmiş gibi taksiden dışarıya fırlıyoruz. Her zaman parayı öderdik ama normalde çaylağı ödemek zorunda bırakırdık çünkü Arnold'dan geri ödeme almak cidden zordu.  


Barnett: New York ya da Baltimore'la oynadığımızda hep Boston'dan uçardık ve her zaman maç günü giderdik. Önceki gün izin günü olsa da o gün uçmazdık, çünkü otel faturasından tasarruf edilirdi ve günlük harcırah alırdık. Öğleyin otele girer, üç saat odada kalır, ardından maça giderdik. Yani bir fahişenin otelde çalıştığı gibi günlük ücretimiz vardı. New York'taki LaGuardia Havaalanı'na geldiğimi hatırlıyorum, taksi yaklaşık 6 dolar tutuyordu. John Havlicek, Satch Sanders ve ben vardık. Ben çaylaktım. Taksi ücretini ben ödemek zorunda kaldım, 6 dolar kadardı ve bir keresinde taksiciye bir dolar bahşiş vermiştim. Red Auerbach fazla bahşiş verdiğim için kafamı ısırmıştı. Parayı geri almam gerekiyordu. Bir dahaki binişimiz 5.50 falan tutmuştu. Adama 50 sent bahşiş verdim ve o da alıp kaldırıma attı: "Dört adam için 50 sent bahşiş mi verilir?" Ama Auerbach beni korkutmuştu. 


Heinsohn: Havaalanından otele ya da tren istasyonundan otele gidiş masraflarını kimse ödemek istemiyordu. Yani takımda bir çaylak varsa ve de kendisi taksideyse parayı o veriyordu, otele varır varmaz da Red'i görmeye giderdi ve parasını geri alırdı. Eğer bir kişi 3.50 verdiyse ve başkaları 4 dolar verdiyse, herkes 3.50 alırdı. Böyle olunca kimse taksi ücretini ödemek istemezdi. Bir keresinde hiç çaylağın olmadığı bir taksiye binmiştim. Bu tip durumlarda genellikle bavulu bagajın en altında olan adam parayı öderdi. Bir gün Philadelphia'dayız, taksiye bindik ve çantam en üstte. O sebepten, masraflar için ödeme yapmak ve sonrasında Red'le işimi halletmek zorunda kalacağımı sanmıyordum. Bavulları almak için bagajı açtılar, Frank Ramsey'nin bavulu en alttaydı. Bavulumu almak için eğilirken Ramsey onunkini çıkardı ve bavulunun köşesi gözlerimin tam ortasına çarptı, o arada herkes otele girdi. Taksici "Parayı kim ödeyecek?" diye sordu. Bana baktılar ve "Uyandığında ödeyecek" dediler.  


(Orijinali için şuradan.)

Yorumlar