1999 Şampiyonlar Ligi finalinin son dakikaları, Manchester United taraftarları arasında bir efsane halini almıştı.
Barcelona'da oynanacak finalden önceki günlerde takımlarının lig ve kupada çifte zafer elde etmesini izlemelerinin ardından eşi-benzeri görülmemiş bir üçleme görme umutları, maçın duraklama dakikalarına girilirken suya düşmüş gibi görünüyordu. Mario Basler'in erken golüyle öne geçen Bayern Münih, Camp Nou'da zafere ilerliyordu. United çaresizdi.
Sadece beş dakika sonra, mucizevi bir geri dönüş gerçekleşti. Yedekten giren Teddy Sheringham ve Ole Gunnar Solskjaer'in golleri, United'ı en dramatik koşullarda zafere ulaşmasını sağladı.
Darren Webb
O sene Avrupa'daki tüm deplasmanlara gittim. Brondby, Münih, Barcelona, Milan, hepsi.
Andy Cole, Torino'da Juventus'a karşı yarı finalde galibiyeti getirdiğinde, iki taraftar grubu arasında ayrılmış bir alana atladım. Polisin bana birkaç kez copla vurduğunu hatırlıyorum ama hiçbir şey hissetmiyordum. Kızgın değildim, sadece finale çıktığımız için öyle sevinçliydim ki, acımadı.
Birçok arkadaşımla birlikte Barcelona'ya uçtum ve Lloret de Mar'da kaldım. Final günü pek fazla içmedim. Maçı hatırlamak istiyordum ama aynı zamanda yedek biletlerim de vardı, bu yüzden onları başka gerçek United taraftarlarına ederinden vermek istedim, ki bu da yaklaşık 14 pound'du!
Solskjaer'in golünü kaçırdım. Berbaerliği kutlarken dört-beş sıra aşağıya düşmüştüm. Havaya yumruklar sallayarak yerime doğdu yürüyordum ve sevinç yükseldiğinde büyük ekranda ilk golün tekrarını gösterdiklerini sandım. Arkamı dönüp de oyuncuların dizlerinin üzerinde kaydığını görünce ne olduğunu anladım.
Her ne kadar muhteşem olsa da, bunu canlı olarak görememek, hayatım boyunca benimle kalacak bir şey. O tip şeylerden biri.
Bal Somal
Hertfordshire Üniversitesi'ndeki son yılımdaydım. Ben ve birkaç arkadaşım, 90'lı yıllar boyunca maçlara gitmiştik.
Bilet bulmak çok zordu ama bir arkadaşım beni Birmingham'dan, üç bileti olan bir adamla görüştürdü. Onunla Milton Keynes benzin istasyonunda buluştuk ve biletler için 250 sterlin verdik. Her şeyin hazır olduğunu düşünerek Milano'daki çeyrek final ve Torino'daki yarı final için uçacağımız Cenevre'ye uçuşları ayarladık. Oradan otomobille Barcelona'ya geçecektik.
Finalden bir gün önce arkadaşım, havaalanına gitmek üzere beni almadan hemen önce beni aradı. Biletlerin sahte olduğunu söyledi. Ceefax aracılığıyla öğrenmiş. Üzerinde yazım hatası olan bir grup bilet satılmaktaymış. Bizde de o partiden üç tane vardı.
Kalbim sıkıştı ama yine de havaalanına gitmeye ve vardığımızda şansımızı denemeye karar verdik. Gerçek biletlerimiz olmadığı için kafamız o kadar karışıktı ki, Toulouse uçuşu için yanlış kapıya gittik. Şans eseri, arkamızdaki iki genç, olanları anlatırken bizi duydu. Onlarda üç bilet vardı. Biletleri kendi sahtelerimizle karşılaştırdıktan hemen sonra gerçek olduklarına karar verdik, hemen bir atm bulup hesaplarımızı boşalttık ve 250'şer sterlin daha çekip verdik.
Sonunda, Cenevre'ye vardık ve ertesi gün bir araba kiralayıp sınırı geçerek İspanya'ya gittik. Arabayı arkadaşım kullanıyordu ve dünyanın o kısmında hız sınırı olmadığını sanıyordu. Dakikalar sonra polis tarafından kenara çekildiğimizde yanıldığını anladık. Bize 180 Euro hız cezası kesildi ve bunu hemen ödememiz gerekiyordu, yoksa araba elimizden alınacaktı. Neyse ki birimizin kredi kartı vardı.
Barcelona yine de harikaydı. Bize bir servete mal oldu ama hepsine değdi. O son iki dakika unutulmazdı.
Tüm bu deneyimin en kötü yanı, bize sahte biletleri satan adamla stat dışında karşılaşmamızdı. Durumdan haberdar olmadığını ve biletleri ona veren kişinin hatalı olduğunu söylüyordu. Söylemeye gerek yok, ortalıkta pek görünmedi.
Geçenlerde arkadaşıma o adamın nasıl olduğunu sordum. Son duyduğuna göre hapse girip çıktığını söyledi. Sanırım her şey anlaşılıyor.
Andy Slater
United'ın 1991'de Kupa Galipleri Kupası'nda finale çıktığı dönemi iyi hatırlıyorum.
O gece, yarı finalin ardından, Old Trafford'dan babamın omuzlarında ayrıldığımı ve Rotterdam'a nasıl gideceğimize dair tezahüratlara katıldığımızı hatırlıyorum. Babam bana baktı ve aslında kendisinin oraya gideceğini ama benim gelemeyeceğimi söyledi. Çok ufaktım.
1999'da 15 yaşındaydım ve bu yüzden, nihayet babamla beraber büyük bir Avrupa kupası finaline gitmek harika olacaktı.
Yarı finalde Juventus'u eler elemez, babam bizim için Salou'da ailemiz için iki haftalık bir tatil ayarlamıştı. Finalden bir gün önce trenle Barcelona'nın diğer ucundaki Calella'ya gittik ve oraya otobüsle gelen ve bir pansiyonda yer ayırtmış olan bazı arkadaşlarımız ve amcalarımızla buluştuk.
Maçın kendisine gelince, oldukça sıkıcıydı. Yine de fark etmedi. Son birkaç dakika inanılmazdı. Gollerin atıldığı kalenin arkasındaydık. Çılgıncaydı.
İlk sarhoşluğumu finalden sonraki gün yaşadım. İçme konusunda tecrübesiz olmama karşın, maç bitmeden önce alkolden etkilenmedim. Vücudum bunu engelledi çünkü sahada olanlara kendimi kaptırmıştım. Daha önemli olan buydu.
Sonunda, perşembe günü geç saatlerde, tatile devam etmek üzere Salou'ya dönebildik. Birkaç treni kaçırmıştık çünkü içtiğim onca içki sebebiyle kusuyordum.
Ama buna değdi.
Darren Davies
1999'da 18 yaşındaydım ve lise bitirme sınavlarıma giriyordum.
Bir Manchester City taraftarı olan öğretmenim, sınavlarımın ortasında bana finale gidemeyeceğimi söylemek için babamı çağırdı. Babam ona, gideceğimi söylemiş.
Neyse ki ailemin her iki tarafı da United taraftarı. Herkes gidebilmem için elinden geleni yaptı. Sonunda bir amcam, kuzenim ve başka bir arkadaşımla gidebildim. Liverpool havaalanından Cenevre'ye bilet bulduk, oraya uçtuk, Fransa'da Orange diye bir yere gittik, bir gece orada kalıp final günü Barcelona'ya vardık.
Las Ramblas'ta metrodan çıktık ve ortalık kıpkırmızıydı. Herkes 'Jip-Jaap Stam' şarkısını söylüyordu. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim.
Bileti oradan ayarlamam gerekiyordu. Amcam ve kuzenimin United tribününde zaten birer bilet vardı ve sonunda ikisi de Bayern tribününde olmak üzere iki bilet daha aldık. Amcam ve kuzenimle biraz pazarlık yaptıktan sonra United tarafındaki bileti benim almama karar verildi, böylece birlikte oturabileceklerdi. Çok heyecanlıydım. Bileti elime aldığıma ve orada olacağıma inanamıyordum.
Dürüst olmak gerekirse, o gün United berbattı. Bayern golü erken buldu, tam da önümüzde. Carsten Jancker'in ikinci yarıda önemli bir şansı değerlendiremediğini hatırlıyorum. Maç orada bitebilirdi. Bitime beş dakika kala, aslında oldukça üzgündüm. Her şeyin ardından --tüm o heyecan ve maç için yapılanlar-- hepsi hayal kırıklığıyla sonuçlanacaktı.
Sonra olanlar oldu.
İlk korneri hatırlıyorum, Teddy'nin golünden sonra çılgınca seviniyordum. Kutlamalar esnasında yanımdaki çocuklardan biriyle kafa kafaya çarpışmıştım, bu yüzden ikinci korner geldiğinde bunun gerçekten olup olmadığından ya da zihnimin bana oyun oynayıp oynamadığından emin değildim. Golü attığımızda reaksiyonlar garipti. Bazılarımız çıldırmıştı; diğerleriyse orada öylece durmuş, inanamaz biçimde kafalarını iki yana sallıyorlardı.
Kutlamalar için yaklaşık bir saat kadar statta kaldım --hayatımın en güzel saatiydi-- ve sonra dılarıya çıkıp diğerleriyle buluşmam gerektiğini hatırladım. Perşembe sabahı Liverpool'a dönüş uçağımız olduğu için gece boyunca Cenevre yolundaydık.
Babam beni havaalanında karşıladı. Oldukça duygusaldı çünkü küçüklüğümden beri beni United'ı izlemeye götürürdü. O akşam Manchester Evening News Arena'da yapılacak kutlamalar için biletimiz vardı ve töreni izlemek için doğruca oraya gittik.
Ertesi gün sınavım vardı. C almak için soruların yüzde otuzunu çözmem gerekiyordu ama ben E aldım. Öğretmenim memnun değildi.
Yine de bunu hiçbir şeye değişmezdim.
Jimmy McBride
Blackpool'dan Old Trafford'a, kulübün ayarladığı otobüslerden birine binmek için gittik.
Maçtan önceki gece Salou'ya gittik. Maçtan önce bile büyük bir parti vardı -- Bayern ve United taraftarları arasında harika bir atmosfer vardı. Orada bulunacak kadar şanslı olduğuma inanamıyordum.
United taraftarları olarak o sezon yaşanan onca şeyden sonra, maçı kaybetmeyi asla tahayyül edemezdik. Scholes ya da Keane olmasa bile maçı kazanacağımızı hissediyorduk. Geri döndüğümde Clive Tyldesley'nin yorumunu duyduğumu hatırlıyorum: "United gol atabilecek mi? Her zaman atıyorlar." O zamanlar böyle hissediyordunuz.
Tüm gollerin atıldığı kalenin arkasındaydım. Bir arkadaşıma, Basler serbest vuruştan gol atıp onları öne geçirmeden hemen önce Schmeichel'ın, barajı yanlış ayarladığını söylediğimi hatırlıyorum.
Dürüst olmak gerekirse United çok iyi değildi ama, Lothar Matthaus'u çıkardıklarında ibre bizim tarafımıza doğru dönmeye başladı. Kazandıklarını düşünüyorlardı. Basler'in korner atmaya gittiğini ve bitime yaklaşık on dakika taraftarlara el salladığını hatırlıyorum.
İlk golü attığımızda, kazanan belli olacaktı. Maç bizim olacaktı. Bunu hissedebiliyordunuz. İkinci gol geldiğinde pek çok insan hâlâ ilk golün sevincinden sonra yerine dönmeye çalışıyordu. Çılgıncaydı.
Tüm yolculuk boyunca fotoğraf ya da başka bir şey çekmemiştim. Dürüst olmak gerekirse aklımdan bile geçmedi. Ancak eve döndüğümde annem bana bir şeyler kaydettiğini ve televizyonda göründüğümü söyledi. Finale gideceğimi biliyordu. Babam ona Manchester United taraftarlarının, finali izlemek için otobüsle oraya gittiğine dair bir program olduğunu söylemiş. Annem de her annenin yapacağı gibi, "Bizim James'in katıldığı organizasyon bu olmalı, sadece bir otobüs vardı herhalde," diye düşünmüş.
İzledim ve elbette oradaydım.
Dave Murphy
İrlanda'dan bir grupla birlikte finale gittim. Bir arkadaşımın arkadaşı seyahat acentası işletiyordu ve sürekli bilet teklif ediyordu. Juventus'u elediğimizde bu adama ulaştım ve Lloret de Mar'da kalacağımız dört günlük bir gezi için adımızı yazdırdık.
Pazartesi geldiğimizde mekanın Bayern taraftarlarıyla dolu olduğunu gördük. Daha fazla United taraftarı geldikçe, iki taraftar grubu arasında dostluk daha da pekişti. Bazı akşamlar United ve Bayern taraftarları caddenin iki yanından sırayla tezahürat yapıyorlardı. Herhangi bir sıkıntı yoktu.
Ancak maç için Barcelona'ya geldiğimizde polisin oldukça gergin olduğunu hissediyordunuz. Yolda otobüsümüz bilet kontrolü için iki defa durduruldu.
Stadyumda, ceza sahası hizasında oturuyorduk ve golleri mükemmel bir şekilde görebildik.
Doğrusu, United kötü bir maç geçirdi. Maçın sonuna yaklaşırken polis ve diğer görevlilerin yarattığı tedirginliği hissedebiliyordunuz. Geriye dönüp baktığımda, İspanyol polisinin, United'ın kazanmasını istediğini düşünüyorum; çünkü 94'te olduğu gibi, kaybettiğimizde zarar vermemizden korkuyorlardı. Muhtemel bir United Galibiyeti, işlerini çok daha kolaylaştırabilirdi.
Cam Nou çok dar, sıkışık bir stadyum. İçeride o kadar kısıtlı durumdasınız ki, eşitliği sağladığımızda üç ya da dört sıra öne düştüm. Dakikalar gibi gelen bir süre boyunca yuvarlanıp durdum. Ayağa kalktım, tanımadığım bir adama sarılıp öptüm. Çok çılgıncaydı. O ilk golün çıkardığı gürültünün bir daha tekrarlanacağını sanmıyorum. Tüyler ürperticiydi. Bir sürü United maçına gittim ama böyle bir sesi hiç duymamıştım. Galip gelindiğinde bile. Rüyanın hâlâ canlı olması, tam bir rahatlama getirmişti.
Maçtan sonra polisin de rahatladığını hissedebiliyordunuz.
Dürüst olmak gerekirse, Almanlar bizden daha iyi oynamışlardı. Bunu gerçekten inanarak söylüyorum.
Mike Birtwistle
Sheffield'da okuyordum ve maçla sınav haftası çakışıyordu.
Bir arkadaşımın erkek ve kız kardeşiyle gittim. Onların bileti vardı ama arkadaşımın yoktu. Manchester'dan Barcelona'ya direkt uçuş kalmamıştı, biz de arabayla Gatwick'e gittik ve oradan devam ettik.
Maçla ilgili pek bir şey hatırlamıyorum ama Ferguson'ın ikinci yarıda Cole'u çıkarıp, yerine Solskjaer'i almasına sinirlendiğimi hatırlıyorum. Andy Cole'u severim. Hep sevmişimdir. Ehliyet sınavını geçtiğim gün bizimle imzalamıştı, bu yüzden ona her zaman sempatiyle bakmışımdır. Ferguson o gün taktiklerini çoktan yanlış şekilde uygulamıştı ve gole ihtiyacımız olduğu anda onu kenara aldığına inanamadım.
Geriye dönüp baktığımda aptalca görünüyor tabii.
Ayrıca ilk golü hatırlıyorum, golü kutluyordum ve sonra "uzatmalarda altın gol kuralı mı var?" diye düşünüyordum. Kimse bilmiyor gibiydi. Bazı insanlar, bu muammayı çözmek için maç programına bakıyordu. Neyse ki bir dakika kadar sonra bunun bir önemi kalmadı.
Son üç dakika net değil. O kadar çok kez izledim ki, orada olduğum için hatırladıklarımla görüntülerden çıkardıklarımı ayırt etmem zor. Sadece havada süzüldüğümü hatırlıyorum. Bir yolculuğun sonuydu. Kısmen bira, kısmen de coşku yüzünden havaalanına nasıl döndüğüm hakkında hâlâ hiçbir fikrim yok.
Ertesi gün Sheffield'a döndüm. Maça Doncaster'dan gelmiş bir adam vardı. Ertesi sabah bir sınavı vardı ve sınavı bittikten sonra maç hakkında konuşmak için onunla dışarıda buluştum. Kucaklaşmalar ve gözyaşları mevcuttu ama ondan sonra nihayet, hazırlanmam gereken bir sınavım olduğu gerçeği kafama dank etti.
Kütüphanede biraz okumaya gittim ama uyuyakalmışım. Uyandığımda, eve gidip biraz daha uyumanın iyi olacağına karar verdim, böylece en azından sınavım söz konusu olduğunda uyanık kalabilirdim.
Final, United ile gittiğim ikinci Avrupa deplasmanıydı. İlki Torino'ydu ve onsekizinci yaş günü hediyemdi. Hâlâ daha fazlasını yapmadım. Daha fazlasını yapmış olsam bile, bunun geçilebileceğini asla düşünmüyorum.
Mark Rutter
Evden 85 sterlinle çıktım ve Barcelona'ya 20 sterlinle vardım. Eve döndüğümde cebimde 15 sterlin vardı.
15 kişi gittik. Birimizin bileti vardı, bir tanemiz oradayken bir tane aldı ve geri kalanımız da öylece gitti. Kalenin hemen arkasında beşimiz bir aradaydık.
Bir minibüse bindik ve Dover'dan Ostend'e giden SeaCat'e bindik. Oraya vardığımızda sabah altıya dek içtik. İspanya'ya gidecektik ama hayır, siktir et, onun yerine bir günlüğüne Amsterdam'a gidelim, dedik. Öyle de yaptık.
Elimizdeki tren biletleri çalıntı olduğu için onları kendimiz doldurduk ve kullandık. Amsterdam'dan Paris'e, oradan da Andorra üzerinden Barcelona'ya giden yataklı trenlere bindik.
Final günü oraya vardık. Oradayken paraya dikkat ediyordum. Bir şişe bira ve bir McDonald's ile işim bitmişti. Herhangi bir şekilde sinirlenmek istemedim çünkü bu, içeriye girme şansımı tehlikeye atabilirdim.
Stadyumu dolaştık, herkesi bir yokladık ve bilet koçanlarını bize geri atmalarını istedik. Herkes onları hatıra olarak saklıyordu, bu yüzden işe yaramadı. Tam bir tur attık ve başladığımız yere geri döndük. Ondan sonra arkadaşım aniden, "siktir et," dedi ve turnikelere doğru harekete geçti. Onu takip ettik, polis de coplarla bizi kovalıyordu. Yine de içeriye girdik. Gerisi tarih.
Maç boyunca yanımızda Barça taraftarı bir adam vardı. Maç boyunca bize maçı kazanacağımızı söylüyordu. Duraklama dakikalarına gelindiğinde fikrini değiştirdi ve bu gecenin bizim gecemiz olmadığını söylemeye başladı. Tam ayrılıyorduk ki olanlar oldu. Kaos.
Brian Houten
Bir önceki haftasonu, FA Cup finali için Wembley'ye gitmemeyi düşünüyordum ama eşim gitmemi sağladı.
Sonunda üçünü de kazanırlarsa, herhangi birini kaçırdığım için kendimi asla affetmeyeceğimi biliyordu. Lloret'te kaldık ve harika arkadaşlar olan Alman taraftarlarla birkaç gece harika vakit geçirdik.
Grubumuzdan bazıları maç günü hâlâ bilet arıyordu. Partimizde, ne yazık ki artık aramızda olmayan ve tamamen kırmızı bir şeytan gibi giyinmiş olan arkadaşım John da vardı. O zamanlar kırklı yaşlarındaydı, genç değildi. Ona Bayern tarafında olacağını açıklayan bazı Alman gençlerden bir bilet bulduk. Aldırmadı; maça gireceği için çok mutluydu sadece. Maçtan önce vedalaştık ve stadın diğer ucuna gitti.
Sonradan öğrendik ki, John içeriye girmeye çalışırken yetkililer onu durdurmuş; çünkü kırmızı bir şeytan gibi giyinmişti ve belli ki Bayern taraftarı değildi. Neyse ki yakınlarda bulunan bazı Almanlar onlara arkadaşları olduğunu söylemiş ve böylece içeriye girebilmiş.
Bayern taraftarları maç boyunca içkilerinin onunla paylaştılar. Maçtan sonra bize, Bayern ne zaman korner kullansa Almanların korner kullanılmadan önce el sıkıştıklarını anlattığını hatırlıyorum. Tabii ki eşitlikten sonra, United, galibiyeti getiren golü attığı korneri kazandığında John oradaydı, onların arasında durmuş, ellerini sıkıyordu. Bayern taraftarları başta ona gülüyordu ve John da çok ileriye gittiğinden endişeleniyordu. Neyse ki hepsi ona çok iyi davrandı.
Bize gelince, ön taraftaydık ve galibiyeti harika bir şekilde izledik. Ne yaptığımı bilmiyorum ama kendimi yeri öperken buldum. Arkadaşlarım beni kaldırdı çünkü kutlama yapmak için aşağıya inen o kadar çok insan vardı ki, ezileceğimi düşündüler.
Hayatımın en güzel deneyimiydi.
Murray Easton
Glasgow taraftar grubunun bir parçasıydım, bu yüzden o sezon Old Trafford'un müdavimiydim.
Finale bilet almak için çılgınca bir mücadele vardı ve pek çok insan, Mill West adlı bir Manchester şirketi aracılığıyla biletlerini almış görünüyordu. Bilet, uçak ve otel için 200 sterlin gibi aptalca bir fiyat çekiyorlardı. Final yaklaştıkça fiyat artmaya devam etti -- bir bileti garanti etmek için daha fazla para istiyorlardı.
Salı günü uçacaktık ve pazartesi günü en iyi arkadaşlarımdan biri beni arayıp, bileti olduğunu söyledi. Kendisi diş hekimiydi ve bir kadın gelip Kilmarnock'ta çalışan oğlunun bileti olduğunu ama maça gidemeyeceğini söylemiş. Biletleri almaya gittiğinde onu evinde beklediğimi ve geri döndüğünde ikimizin de oturma odasında dans ettiğimizi hatırlıyorum.
Salou'da kaldık ve final günü Barcelona'ya gittik. Atmosferin tadını çıkarmak için erkenden stadyuma gittik.
Maçta, United için her şeyin yolunda gitmediği çok açıktı; başka bir gün olsa fena hırpalanabilirlerdi. Sonunda, sadece şanslarını denediler ve istediklerini aldılar. Biz ve diğer pek çok kişi, ikinci gol atılır atılmaz taç çizgisine yöneldik. Saf sevinç haliydi.
Sonrasında kutlamalar sonsuza dek devam etti -- Stone Roses şarkıları, James'in Sit Down'ı birkaç kez çalındı. Büyülü anlardı, hayatımın en mutlu anlarından biriydi.
Bayern taraftarlarının maçtan sonra inanılmaz durumda olduğunu söylemek gerek. Bazıları maçtan sonra bize, kazanma ihtimaline karşı aldıkları puroları verdiler.
Andy Geoghegan
Noel tatilinden hemen önce bir sınavdan kalmıştım, bu yüzden mayıs sonunda, bir noktada bütünlemeye girmem gerektiğini biliyordum. Final günü ya da ertesi gün olmaması için dualar ediyordum.
Finalden sonraki gün yapılacağı doğrulandığında ilk tepkim, "lanet olsun, gidemem," şeklinde olmuştu. Bu reaksiyon oldukça hızlı bir şekilde safdışı kaldı.
Cumartesi günkü FA Cup finaline gidemedim. Çalıştığım Sheffield'dan Londra'ya gidip dönmek yerine, sabah kalkıp birkaç saat çalışmayı, maçı izlemeyi, biraz daha çalışmayı ve pazar günü de hazırlanmak için boş kalmayı planlamıştım. Aslında şunlar oldu: Sabah uyandım, bir ev arkadaşımla tekele gidip bir kasa Guinness aldım ve sarhoş oldum. Ertesi gün o kadar kötüydüm ki, hiç ders çalışamadım.
Barcelona'ya uçtuk ve bir günde döndük. Günün çoğunu Ramblas'ta bira içerek geçirdik ve Basler'in Bayern'e attığı gol için tam zamanında stada girdik.
Maçın bitmesine on dakika kala, ben sadece günü haklı çıkarmaya çalışıyordum. Bu benim ilk Şampiyonlar Ligi finalimdi, harika vakit geçirmiştim ve yine de lig ve kupayı kazanmıştık. Bunu kazanmak için yeterince şey yapmamış olsalar da iyi bir sezon geçirmiştim ve her ne kadar hayal kırıklığı yaratmış olsa da bununla başa çıkabilirdim.
Sonra ilk gol geldi ve tüm bu düşünceler uçup gitti. İkinci gol geldiğinde hâlâ ilk golü kutluyorduk. Bacaklarımdaki morlukları hâlâ hatırlıyorum. Dizimden bileğime kadar.
Maçtan 12 saat sonra bir sınav için Sheffield'a dönmem gerektiği aklıma geldi. Uçuşlar rötar yaptı ama sonunda geri dönebildik. Muhtemelen o noktada biraz uyumam gerekirdi. Bunun yerine, babam beni Sheffield'a giden trene bindirmek üzere istasyona götürmeden önce tüm maçı tekrar izlemeye karar verdim.
Sınav odasındaki masamda Red Bull ve Pro Plus vardı. Kağıda ne yazdığım hakkında hiçbir fikrim yok ama kağıdı kontrol eden kişinin bunları okumasına imkan yoktu. Her yere bir şeyler karalamıştım. Sonuçlar geldiğinde hiç şaşırmadım.
Sal Warner
Bilet bulduğum için şanslıydım. Maçtan bir gün önce, bileti olan arkadaşımın gelemeyeceğini öğrendim.
Uçağım yoktu ve otel bulamadığım için kardeşimle birlikte Fransa'ya doğru yola çıktık. Gün içinde Barcelona'ya ulaştık, gece de ortamlara akarız diye düşündük. Meğer tüm mekanlar kapalıymış -- muhtemelen maç sebebiyle.
Tüm deneyim biraz bulanık ama son üç dakika sonsuza dek benimle kalacak. O akşam daha iyi bir takım olduğumuzu söyleyemem ama maçın sonu itibariyle bunun hiçbir önemi yoktu. En önden yaklaşık 12 sıra uzaktaydım. Ole'nin golü geldiğinde merdivenlerden aşağıya uçtuk. Sahaya girmeye çalıştığım için az kalsın tutuklanıyordum.
Unutulmazdı -- ilk kez bir maç için ağlamıştım.
Maçtan sonra gidecek otelimiz yoktu, bu yüzden o gece pek çok United taraftarı gibi, dışarıda uyuyacak bir yer bulmamız gerektiğini biliyorduk.
Ramblas'ın sonunda, limana yakın ufak bir plaj var. Bütün gece orada oturup anılarımızı tazeledik. Keşke zamanı geri alabilseydim ve bunun tadını biraz daha çıkarabilseydim. United taraftarları olarak hepimiz o zamanlar buna çok alışmıştık.
Jim Sullivan
Kayınbiraderimle birlikte günübirlik gidip döndük.
Uçakta alkol yasağı vardı, biraz utanç vericiydi bu ama Barcelona'ya vardık ve Las Ramblas'ta birkaç saat geçirdik. Bu bir servete mal olsa da, uçaktaki yasağı telafi ettik.
Kayınbiraderim ve ben, stadyumda birlikte oturmuyorduk; o, tanrıların arasında bir yerde, bense hemen kale arkasındaydım.
Maç boyunca yanımdaki adamla konuştuk. Maçın sonunda iyice ümitsiz durumdaydık. 1-0 Bayern lehine bitecekti, o kadar. Geri dönüş falan olmayacaktı.
Sheringham, skoru eşitleyen golü attığında ortalık karıştı. Ortalık biraz sakinleştikten sonra yanımdaki adam şöyle dedi: "Tuvaletleri gördün mü? Çok büyük değiller. Gidip işesem iyi olacak, böylece uzatmalara yetişebilirim." Gitti.
Koltuğuna geri döndüğünü ve tüm bu sevincin ne için olduğunu sorduğunu hatırlıyorum. Solskjaer'in golüne verilen reaksiyonu tuvaletten duymuştu ama, bunun kaçan bir pozisyon için olabileceğini düşünüyordu. Bir bakıma, bir gol atıldığını ve bunu kaçırdığına inanmak istemediğini düşünüyorum. Ben de yanındakiler gibi durumu ona söyledim ama ancak skor tabelasına baktığında bunu kabullendi. Sadece şöyle dediğini hatırlıyorum: "Bunca yolu geldim ve eve döndüğümde özetleri izlemek zorunda kalacağım."
Evde durumu kimseye anlatmamaya karar verdi.
Tom Quinn
Newcastle'a karşı oynanan FA Cup finaline gitmiştim. O sırada kız kardeşim Londra'da yaşıyordu, ben de ertesi gün Barcelona'ya gitmeden önce onda kaldım.
Biletimiz yoktu, bu yüzden planımız pazar günü Nice'e gitmek ve bir hafta sonra oradan geri dönmekti. Arada trenle Barcelona'ya gidecek ve biraz da şansla, maç için bilet bulmayı umacaktık.
Nice'te bir gün ve bir gece geçirdik, pazartesi günü Montpellier ve Girona üzerinden trenle geldik. Arkadaşlardan biri, İsveçli bir karaborsacı ile bağlantı kurmayı başardı. Her bir bilet için 140 pound gibi bir para ödedik ki, o zamanlar için bu çok fazla görünüyordu. Sahte olup olmadıklarını bilmiyorduk. Üç ayrı bilet kontrol noktasından geçmek zorunda kaldık ve her defasında yüreğimiz ağzımıza geldi çünkü insanların bu sebepten geri çevrildiğini görebiliyorduk.
Grubumuzdan birinin anne ve babası, o sırada Barcelona'da bir otelde kalıyordu, biz de maç sabahı, otelin barında onlarla buluşmaya gittik. Bara girdiğimizde Hristo Stoichkov'un da orada olduğunu fark ettik. Barça bizi Camp Nou'da mahvettiğinde Steve Bruce ve Gary Pallister'ı perişan etmesinin üzerinden birkaç yıl geçmişti. Ona bu kadar yakın olmak bizi şaşırtmıştı, ta ki başka bir adam gelip ona, "Hagi, Hagi!" diye bağırana kadar. Arkasını döndü ve onlara ölümcül bir bakış fırlattı. Ondan sonra fotoğraf çektirmek isteyip istemediğimizden emin olamadık.
O gün tüm Manchester şehri geziye çıkmış gibiydi. Okuldan ayrıldığımdan beri görmediğim insanlarla karşılaşıyordum. Orada ne yaptıklarını sormaya gerek yoktu çünkü herkes aynı sebepten oradaydı.
İçeriye girmek ve Camp Nou'yu görmek --ilk kez gidiyordum oraya-- inanılmazdı. Ay'a kadar uzanan tribünler. Daha maç başlamadan önce orada olmanın verdiği coşkuyu hatırlıyordum.
Ve sonra, bok gibiydik. Maça gelmemiştik sanki. Serbest vuruştan golü yedikten sonra oyuna tutunduk. Ancak, Jancker'in direkte patlayan şutundan sonra bir şansımız olabileceğini düşünmeye başladım.
Goller geldiğinde ortalık karıştı -- tamamen çılgıncaydı. Duraklama dakikaları başladığında ölüp gömülmüş gibiydik.
Maç bitip de kutlamalar biraz sakinleşmeye başladığında Bayern taraftarlarının sırtımızı sıvazladığını ve bizi tebrik ettiklerini hatırlıyorum. Sadece saygılı mı davranıyorlardı, yoksa etrafları bizimkilerle sarıldığı için durumla başa çıkmanın en iyi yolunun bu olduğunu mu düşünüyorlardı, emin değilim.
Bir süre orada kalıp her şeyi içtik. Ertesi gün yapılacak geçit töreni için Manchester'a dönemediğimizden biraz hayal kırıklığına uğradık ama açıkçası bunun bir önemi yoktu. Camp Nou'da olanları görmek için oraya gitmiştik.
Keşke geri dönebilsem ve her şeyi tekrar yaşayabilsem.
(Orijinali için şuradan.)
Yorumlar
Yorum Gönder